Yahya Kemal Beyatlı Şiirleri

YoRuMSuZ

Biz işimize bakalım...
Katılım
7 Hzr 2006
Mesajlar
37,468
Beğeniler
8,989
Takım
GALATASARAY
#1
SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli

Biçare gönüller, ne giden son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden
 

YoRuMSuZ

Biz işimize bakalım...
Katılım
7 Hzr 2006
Mesajlar
37,468
Beğeniler
8,989
Takım
GALATASARAY
#2
Kandilli yüzerken uykularda,
Mehtabı sürükledik sularda.

Bir yoldu parıldayan gümüşten
Gittik bahsaçmadik dönüşten.

Hülya tepeler, hayal ağaçlar...
Durgun suda dinlenen yamaçlar...

Mevsim sonu öyle bir zamanki,
Gaip bir musikiydi sanki.

Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta,
Rü`ya sona ermeden şafakta.
 

BIYIKLI

V.I.P
V.I.P
Katılım
14 Hzr 2006
Mesajlar
1,620
Beğeniler
13
Yaş
12
#4
Süleymaniye`de Bayram Sabahı

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
*
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.
*
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
*
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
*
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
*
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
*
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
*
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Yahya Kemal Beyatlı
 

BIYIKLI

V.I.P
V.I.P
Katılım
14 Hzr 2006
Mesajlar
1,620
Beğeniler
13
Yaş
12
#5
İstanbul’u Dinliyorum

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor derken
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık;
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı,
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular,
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Başında eski alemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı
Dinmiş lodosların uğultusu içinde.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan.
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde.
Alnın sıcak mı, değil mi bilmiyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, bilmiyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

Orhan Veli
 

BIYIKLI

V.I.P
V.I.P
Katılım
14 Hzr 2006
Mesajlar
1,620
Beğeniler
13
Yaş
12
#6
Hayal Şehir

Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir’den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri kaşanesine.
Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
Mest olup içtiği altın şarabın zevkinden
Elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen
Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
Böyle ma’mur eder ettikçe hayal Üsküdar’ı.
O ilahın bütün ilhamı fakat anidir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir
 

BIYIKLI

V.I.P
V.I.P
Katılım
14 Hzr 2006
Mesajlar
1,620
Beğeniler
13
Yaş
12
#7
Bir Başka Tepeden

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal
 

BIYIKLI

V.I.P
V.I.P
Katılım
14 Hzr 2006
Mesajlar
1,620
Beğeniler
13
Yaş
12
#8
İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar

Üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri!
Seni gıbta ile hatırlar vatanın her şehri.
Hepsi der: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!”
Elli üç gün en mehabetli temaşa idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rüya idi o!
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatıradan;
Eli üç günde o hengame görülmüş buradan;
Canlanır levhası hala beşer ettikçe hayal;
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hal.

Gürlemiş Topkapı’dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı namiyle ‘Büyük Top’ denilen ejderha.
Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevkedilen yüz gemi geçmiş Haliç’e;
Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,
Görmüş İstanbul’a yüz bin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş asırlarca hayalinde bunu.

Yahya Kemal
 

wien06

V.I.P
V.I.P
Katılım
30 Ags 2007
Mesajlar
6,184
Beğeniler
154
Yaş
49
Şehir
Viyana
#9

2 Aralık 1884′te Üsküp’te doğdu. 1 Kasım 1958′de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Ahmed Agâh. Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci Bey’in oğlu. Annesi Nakiye Hanım ise şair Lefkoşalı Galib’in yeğeni.

Çocukluk yılları Üsküp’teki şiirlerine de yansıyan Rakofça çiftliğinde geçti. İlköğrenimini özel Mekteb-i Edep’te tamamladı. 1892′de Üsküp İdadisi’ne girdi. Bir yandan da İshak Bey Camii Medresesi’nde Arapça ve Farsça dersleri aldı. 1897′de ailesi Selanik’e taşındı. Annesinin ölmesi, babasının tekrar evlenmesi yüzünden aile içinde çıkan sorunlar nedeniyle Üsküp’e döndü. Tekrar Selanik’e gönderildi. 1902′de İstanbul’a geldi.

Vefa İdadisi’ne (lise) devam etti. Jön Türk olma hevesiyle 1903′te Paris’e kaçtı. Bir yıl kadar Meaux okuluna devam edip Fransızca bilgisini geliştirdi. 1904′te siyasal bigiler yüksek okuluna girdi. Jön Türkler’le ilişki kurdu. Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Şahabettin gibi dönemin ünlü kişilerini tanıdı. Şefik Hüsnü ve Abdülhak Şinasi Hisar’la arkadaşlık kurdu. 1912′de İstanbul’a döndü.

1913′te Darüşşafaka’da edebiyat ve tarih öğretmenliği yaptı. Medresetü’l-Vaizin’de uygarlık tarihi dersi verdi. Mütarekeden sonra Âti, İleri, Tevhid-i Efkâr, Hakimiyet-i Milliye dergilerinde yazılar yazdı. Arkadaşlarıyla “Dergâh” dergisini kurdu. Yazılarıyla Milli Mücadele’yi destekledi. 1922′de barış anlaşması için Lozan’a giden kurulda danışman olarak yer aldı.

1923′te Urfa milletvekili oldu. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Varşova ve Madrid’de ortaelçisi olarak görevlendirildi. Daha sonra sırasıyla Yozgat, Tekirdağ, 1943-1946′da da İstanbul milletvekili oldu. Halkevleri Sanat Danışmanlığı yaptı. 1949′da Pakistan Büyükelçisi iken emekli oldu. Yaşamının son yıllarını İstanbul’da Park Otel’de geçirdi. Tutulduğu müzmin barsak kanamasının tedavisi için 1957′de Paris’e gitti. Bir yıl sonra Cerrahpaşa Hastanesi’nde aynı hastalık nedeniyle öldü.

Selanik yıllarında “Esrar” takma adıyla şiir yazmaya başladı. İstanbul’da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in şiirleriyle tanıştı. İrtika ve Mâlumât dergilerinde “Agâh Kemal” takma adıyla Servet-i Fünun’u destekleyen şiirler yazdı. Paris’te Fransız simgecilerinin şiirlerine yakınlık duydu. Fransız şiiriyle kurduğu yakınlık, Türk şiirine faklı bir açıyla bakmasını sağladı.


Türk şiiri ve Türkçe söz sanatlarını inceledi. “Mısra haysiyetimdir” sözüyle şiirde dizenin bir iç uyumla, musiki cümlesi halinde kusursuzlaştırılması gerektiğini anlatır. Şiirleriyle olduğu kadar şiirle ilgili görüşleriyle de büyük yankı uyandırdı. Ona göre divan şiiri “yığma” bir şiirdi. parçacılık ve belirsizlik üzerine kuruluydu. Tanzimat şairleri bu şiiri birleştirme çabalarında yetersiz kalmıştı. Servet-i Fünun’cular yapay ve yapmacık bir dille yetinerek öze inememişlerdi.

Oysa sanatçı kendi ulusunun dilini bulmalıydı. Batı’dan edindiği yüksek beğeniyle, Batı şiirine öykünmeyen yerli bir şiire yöneldi. Biçime ağırlık tanıdı. Esinlenmenin yerine dil işçiliğini getirdi. Arka planında bir tarih bulunan şiirlerinde imgeye de yer vermedi. Dize çalışmasındaki titizliği “az ve güç yazıyor” izlenimi uyandırdı. Yaşadığı sürede hiç kitap yayınlamaması da bu izlenimi pekiştirdi. Karşıtları tarafından “esersiz şair” olarak adlandırıldı. Hemen her kesimden eleştiriler aldı.

1918′de Yeni Mecmua’da yayınlanan ürünleriyle büyük ilgi uyandırdı. Daha sonra Edebi Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci, Dergah gibi dergilerdeki şiirleriyle kendini yol gösterici olarak kabul ettirdi. Ölümünden sonra yayınlanan eserleri iki bölüm halinde değerlendirilir. “Kendi Gök Kubbemiz” ve “Eski Şiirin Rüzgarıyla.” Bu iki eser Yahya Kemal’in baş yapıtlarını bir araya getirir. “Eski Şiirin Rüzgarıyla”daki şiirlerden “Açık Deniz”, “Itrî”, Erenköyü’nde Bahar”, “Nazar”, “Ses”, “Çin Kâsesi”, “Deniz Türküsü” şairin çok özel ürünleridir. Daha çok Nedîm’den yola çıktığı bu şiirlerde, günlük yaşamın parıltısını elden çıkardığı, dekadan bir girişimin aşırı incelikleri ve dil yabancılaşmasıyla bir tür resim sanatına yöneldiği görülür.

“Kendi Gök Kubbemiz”deki şiirlerde ise temelde bir “aşk” ve “İstanbul” şairi olarak görünür. “Vuslat” şiiriyle erotik temaları örselemeden şiire getirir. Bir yandan da tarih tutusuyla dinci ve milliyetçi bir görünüm kazanmaya başlar. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, “Ziyaret”, “Atik Valide’den İnen Sokakta” gibi şiirleri bu durumun örnekleridir. Düzyazıları “Peyam” gazetesinde yayınlanan yazılarıyla, “Çamlar Altında Sohbetler”den oluşur. Bu yazılardan bazıları “Süleyman Sadi” ya da “S.S” imzasını taşır. Ayrıca Büyük Mecmua ve Dergah’ta söyleşiler yaptı, eleştiriler yazdı, bunları Hakimiyet-i Milliye gazetesinde sürdürdü. Bitmemiş şiirlerinin bir bölümü 1976′da “Bitmemiş Şiirler” adıyla yayınlandı.


SIIRLERINDEN ÖRNEKLER

Hayal Şehir
Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir’den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!



Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;



O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri kaşanesine.



Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.



Mest olup içtiği altın şarabın zevkinden
Elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen


Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
Böyle ma’mur eder ettikçe hayal Üsküdar’ı.



O ilahın bütün ilhamı fakat anidir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir;



Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı;



Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,



Ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde
Altının göz boyamaz kalpı kadar halisi de.



Halkının hilkati her semtini bir cennet eden
Karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,



Gece bir çok fıkara evlerinin lambaları
En sahih aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı.


Bir Başka Tepeden
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.


İstanbul’un Fethini Gören

Üsküdar Üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri!
Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.



Hepsi der: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!”



Elli üç gün en mehabetli temaşa idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rüya idi o!



Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatıradan;
Eli üç günde o hengame görülmüş buradan;


Canlanır levhası hala beşer ettikçe hayal;
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hal.



Gürlemiş Topkapı’dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı namiyle ‘Büyük Top’ denilen ejderha.



Sarf edilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Haliç’e;



Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,



Görmüş İstanbul’a yüz bin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş asırlarca hayalinde bunu.


Leyla
Gece, Leyla’yı ayin on dördü,
Koyda, tenha, yıkanırken gördü.



“Kız, vücudun ne güzel böyle açık!..
Kız, yakından göreyim sahile çık!..”



Baktı etrafına ürkek, ürkek
Dedi; tenhada bu ses ne olsa gerek?..



“Kız vücudun sari güller gibi ter!.
çık sudan kendini üryan göster!.”



Aranırken ayin ölgün sesini
Soğuk ay öptü beyaz ensesini.


Sardı her uzvunu bir ince sizi.
Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı,



Soldu, günden güne sessiz soldu.
Dediler hep “kıza bir hal oldu!”



Ta.. içinden geliyor hıçkırığı,
Kalbinin vardı derin bir kırığı,



Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lal,
Yattı, aylarca devam etti bu hal.



Simdi sirasira, aksam hüzünü,
Böyle yastıkta görenler yüzünü,



Avuturlarken uzun sözlerle,
O susup Baktı derin gözlerle.



Evi rüzgar gibi bir sır gezdi,
Herkes endişeli, bir şeyi sezdi,



Bir sabah söyledi son sözlerini,
Yumdu dünyaya ela gözlerini.



Koptu evden acı bir vaveyla,
Odalar inledi Leyla - Leyla!.



Geldi köy kızları el bağladılar,
Diz çöküp ağladılar, ağladılar,



Nice günler bu saadetli ölüm;
Oldu çok kimseye bir gizli düğüm.



Nice günler bakarak dalgalara
Dediler “Leyla uğradı nazarca..”


Akıncılar
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi sendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik



Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi “ilerle”
Bir yaz günü geçtik turadan kafilelerle



Simsek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Simsek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan


Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arsa kanatlandık o hızla



Cennette bu gün gülleri açmış goruruzde
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde



Bin atlı akınlarda çocuklar gibi sendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
 

wien06

V.I.P
V.I.P
Katılım
30 Ags 2007
Mesajlar
6,184
Beğeniler
154
Yaş
49
Şehir
Viyana
#10
Eylül Sonu

Günler kısaldı. Kanlica’nin ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta gecen sonbaharları.



Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, Günler kısalmasa…



İçtik bu nadir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bor böyle zevke tek bir omur yetmiyor, yazık!


Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılısın ıstırabı zor.



Hiç dönmemek olum gecesinden bu sahile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden biter bile.


Siste Söyleniş
Birden kapandı birbiri ardınca perdeler…
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?



Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Buğun saklıdır, neden?



Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
Eylül sonunda böyledir İsviçre golleri.


Bir devri lanetiyle boğan sairin Sisçi.
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.



Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
-Örtün! Muebbeden uyu! Ey sehr! -O beddua…



Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.



Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.



Hüznün, ferahlığın bizim olsun kisin, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.


Süleymaniye’de Bayram Sabahı
Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Suleymaniye’de



Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi



Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.



Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanan, yerde ayak sesleridir.



Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garibe alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu…


Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle acilmiş nice yerlerdendir.



Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;



Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.



Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Suleymaniye tarih oluyor.



Ordu-milletlerin en cok dogusen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.



En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz sekli hayal ettiği mimarinin.



Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kutsi tepeyi;



Taşımış harcını gazileri, serdariyle,
Tası yenmiş nice bin isçisi, mimariyle.



Hur ve engin vatanin hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,



Taam ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.



Ulu mabede! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla Buğun mağrurum;



Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken simdi,



Senelerden beri ru’yada görüp özlediğim
Cedilerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.



Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;



Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;



Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!



Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor veca ile tekrar alınan Tekbirci



Ne kadar saf idi siması bu mu’min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimari mi ulvi eserin?



Taam Malazgirt ovasından yürüyen Turkoglu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaslarla dolu,



Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok Büyük bir is görmekle yorulmuş belli;



Hem Büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;



Vatanin hem yasayan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,



Hem bu toprakta Buğun, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.



Karsı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.



gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.



Çok yakından mi bu sesler, Çok uzaklardan mi?
Üsküdar’dan mi? Hisardan mi? Kavaklardan mi?



Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;



Simdi her merhaleden, Taam Beyazid’dan, Van’dan,
Ayni top sesleri birdir geliyor her yandan.



Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,



Dinliyor hepsi Büyük hatiralar ruzgarini,
Caldiran topları ardınca Mohac toplarını.



gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:



Kova’dan, Nigbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayi heybetle bu an;



Belgrad’dan mi? Budin, Egri ve Uyvar’dan mi?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mi?



Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..



Adalar’dan mi? Tunus’san mi, Cezayir’den mi?
Hur ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi



Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?



Ulu mabede karıştım vatanin birliğine.
Çok şukur Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine



Yasayanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.


Vuslat
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,



Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda, şafak soktuğu ani…



Gördükleri Rusya ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka.



Bülbülden o eğlencede feryada işitilmez;
gül solmayı; mehtaba, azalıp gitmeyi bilmez


gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi…
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;



Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi, bir fıskiye ahengini dinler.



Bir ruh, o derin bahçede bir defa yasarsa
Boynunda Onun kolları, koynunda O varsa,



Dalmışsa Onun saclarının rayihasiyle,
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.



Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık
Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.



Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur
Zira, susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur.



İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan…
Bir sır gibidir azcık ilah olduğumuzdan.



Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?



Aşk, onları sevkettigi günlerde, kaderden
rüzgar gibi bir sevk alır, oldukları yerden.



Geldikleri yol, Ömrün ışıktan yoludur o!
Alemde bir aksam ne semavi koşudur o!



Dört atlı o gerdune, gelirken dolu dizgin,
Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin,



Simaları her lahza parıldar bu zefirle;
gök, her tarafından, donanır mes’alerle!



Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar



Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,
-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-



Bir an uyanırlarsa leziz uykulardan,
Baştanbaşa, herler kesilir kapkara, zindan…



Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak…
Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak…



Ey tali! ölümden ne beterdir bu karanlık!
Ey Aşk! O gönüller sana mal oldular artık!



Ey vuslat! O asıkları efsuna Rafet!
Ey tatlı ve ulvi gece! yıllarca devam et!


Ringlerin Akşamı
Dönülmez aksamın ufkundayız, vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.



Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.


Geniş kanatları boşlukta simsiyah acılan
Ve arkasından güneş dogmiyan Büyük kapıdan



Geçince basliycak bitmeyen sükunlu gece.
Gruba Karsı bu son bahçelerde, keyfince,



Ya sevk içinde haram ol, ya Aşk içinde gönül.
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.

 

Benzer konular

Top