1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Yaşama Ve Ölüm Içgüdüsü

Konusu 'Felsefe / Psikoloji' forumundadır ve dderya tarafından 22 Eylül 2015 başlatılmıştır.

  1. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.330
    Beğenileri:
    7.517
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    90 ÇTL
    YAŞAMA VE ÖLÜM İÇGÜDÜSÜ

    [​IMG]

    Bir canlı türünün öğrenme olmaksızın, çevreye uyum ve hayatta kalma amacına yönelik davranışlarda bulunmasını sağlayan içsel güce içgüdü denir.

    Başta insan olmak üzere, bütün canlı varlıkların yaşama içgüdüleri arasında, yaşam gücü veren, insanları çevreye bağlayan, davranış ve eylemlerin tek nedeni olan, bütün iç tepkileri kapsayan, yaşam boyu süren güç Libido (Sevgeç, Eros)’dun Freud, libidoyu kendine özgü organlarda doyum bulan cinsel bir işlev olarak değil, doğuştan var olan, değişen, gelişen, haz ilkesine bağlı ruhsal bir güç olarak değerlendirmiştir.

    Bu görüşlerden yıllar sonra, 1920’de Freud “Haz İlkesinin ötesinde” (Beyond the Pleasure Principle) adlı kitabında ilk kez ölüm, yok olma içgüdüsünden söz etmiş; bunu doğuştan gelen, libidonun karşıtı olan ayrı bir içgüdü olarak kabul etmiştir.

    Ölüm(Tanatos),yoketme(Destrudo): İçgüdünün insanın kendi benliğine ya da çevrede bulunan kişilere, nesnelere yönelmesi saldırganlık içgüdüsünü ortaya çıkarır. Freud’a göre, saldırganlık içgüdüsü de yaşam içgüdüsü kadar gereklidir.

    İnsanın gereksinimlerini sağlayabilmesi, var olabilmesi, denge ve düzeni sürdürebilmesi için yoğun çaba harcaması, dışarıdan gelen saldırılara karşı çıkması, savaş vermesi, hatta saldırması da zorunlu olabilir. Tasarlanan, beklenilen, istenilen denge ve düzene ulaşmak amacıyla insan içinde bulunduğu durumu bozmak, içinde ve dışında yeni denge ve düzenler aramak durumunda kalabilir. İşte bu durumlarda saldırganlık içgüdüsünden kaynaklanan davranış ve eylemlerle kişiliğin bütünlüğü korunur. İstenilen amaca, denge ve düzene erişilir. Bu açıdan bakıldığında, saldırganlığın da yaşam için gerekli olduğu düşünülebilir.

    [​IMG]

    Otto Rank, Manilius’un “doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz” görüşüne katılarak, annenin dölyatağında doğumu bekleyen dölütün güven içinde ve rahat olduğunu, doğum sırasında bedensel olarak anneden ayrılıp kopmanın ve solunum güçlüğünün temel ölüm kaygı ve korkusunu oluşturduğunu ileri sürmüştür.

    Otto Rank’a göre, bebeğin doğduğu anda onun ruhsal yaşantısı içinde yer alan ölüm kaygı ve korkusu kişiliğin gelişmesinde, olgunlaşmasında ve davranışların ortaya çıkmasında rol oynayan ruhsal bir güçtür.
    Sehiller tüm yaşamı kapsayan bu olguyu, “ölmeyi göze alamazsan yaşama olanağı yoktur,” biçiminde dile getirmiştir.

    Başka bir deyişle, yaşama, var olma içgüdüsüne bağlı davranışların engellenmesi, ölüm ve yok olma içgüdüsüne bağlı davranışların etkinlik kazanmasına yol açar.

    Tüm canlılarda ve insanda ölüm ve yok olma içgüdüsüne bağlı davranışlar, kaygı, korku, saldırganlık, şiddet, yıkma, yok etme, zarar verme gibi öğeleri içerir. İçgüdülere ve dürtülere doyum sağlayan uyaranlar, başka bir deyişle yaşama içgüdüsü doğrultusunda olanlar hoş, olmayanlar hoş olmayan duygu durumu yaratır. Hoş olan duygu durumu bedensel ve ruhsal yaşantı için ödül, hoş olmayan duygu durumu ceza olarak algılanır. Hoşa gidenler iyi, gitmeyenler kötü izler bırakır.

    Süt çocuğuyla dış ortam, annesi, başkaları ve çevresi arasında iletişim sürdükçe bir yandan benlik ayrılıp gelişirken, öte yandan hoşnutluk ve hoşnutsuzluk ya da haz ve elem doğrultusunda imgeler, yaşantı izleri (memory traces) ya da anı adaları (memory islands) oluşur.

    Böylece iç ve dış dünyasından gelen uyaranlardan kaynaklanan kişiler, nesneler, olaylar çocuğun duygu dünyasmda iyi ya da kötü olarak iz bırakır. Birbirinden ayrı depolanıp saklanır. İçgüdülere bağlı davranışların etkisi altında, insanın ruhsal yaşantısında dış ortamın imgeleri, anı izleri birikmeye, toplanmaya başlar. İyi ve kötü izler zamanla, doğru-yanlış, güzel-çirkin, olumlu-olumsuz gibi iki yönlü yeni kavramlara doğru gelişip genişler.

    Bilindiği gibi, doğumdan hemen sonra benliğin temel görevlerinden biri olan algılamayla bebeğin annesi ve çevresiyle iletişim kurulur, ilişkisi sağlanır, önce koku, daha sonra görme ve işitme algısıyla kurulan ilişki ve iletişim bebeğin beyninde izler bırakır, anıların temelini oluşturur. Bebeğin koku, görme, işitme algı organlarıyla gelen ve kendi dışında bulunan kişilere, nesnelere, olaylara ilişkin etkiler, taşıdıkları duygu yüküne göre çocuğa haz ya da elem verir. Haz verenler temelinde yaşam içgüdüsünün yer aldığı yönde iz bırakır. Elem verenler de ölüm, saldırganlık içgüdüsüne bağlanır.

    Çocukluk yaşında ölüm içgüdüsüne bağlı cinayet ya da intihar eylemlerinin ortaya çıkması, söz konusu içgüdünün inşama ruhsal, hatta bedensel yapısının derinliklerinde yaşama içgüdüsüne karşı geliştiğini göstermektedir.

    kaynak: Özcan Köknel, Kaygıdan Korkuya
     

Sayfayı Paylaş