1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Yaşlanmanın Bilimsel Kuramları

Konusu 'Genel Sağlık Bilgileri' forumundadır ve Çağlayağmur tarafından 29 Nisan 2012 başlatılmıştır.

  1. Çağlayağmur
    Hoşgörülü

    Çağlayağmur ... Süper Moderatör

    Katılım:
    15 Aralık 2010
    Mesajlar:
    15.092
    Beğenileri:
    4.415
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Yer:
    Ankara
    Banka:
    794 ÇTL
    Günümüzde geriyatrik (yaşlılık bilimi) açıdan yapılan yaklaşımlar hücrelerin yaşlanması olgusu üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Yaygın biçimde benimsenen görüşe göre vücudun ya da organların yaşlanması, hücresel ya da moleküler düzeydeki değişikliklerin birikmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Doku kültürleri yapılarak hücresel düzeydeki değişmelerin özellikleri saptanılmaya çalışılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda elde edilen bulgular iki farklı görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur: Bir grup bilim adamı yaşlanma olgusunun genetik bir program ürünü olduğunu ileri sürerken, başka bir grup canlı organizmayı oluşturan makromoleküller arasında rastgele oluşan hata ya da hasarların birikimi sonucunda yaşlanma olayının ortaya çıktığını savunmaktadır.

    Genetik Programlama:

    Tam anlamıyla farklılaşmaya uğramış bir hücrenin, bölünerek çoğalabilme yeteneğini kaybetmiş-obuası gerçeği, farklılaşma ve yaşlanma olguları-, nın tek bir programlı sürecin parçaları oldukları olasılığını güçlendirmektedir. Bu konuda çeşitli modeller ileri sürülmüştür:

    1) Hücresel genlerin kaybolması: Bu genel yaklaşım içerisinde de iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre somatik hücreler her çekirdek bölünmesinde DNA moleküllerinin uç bölümlerinden bir parçalarını kaybederler. Bu nedenle de hücreler zamanla yaşama yeteneklerini yitirirler. Diğer görüşe göre de özel enzimler, yinelenen DNA parçalarındaki baz çiftlerini yenilerler. Sonuç olarak her iki yaklaşımda da, hücre ONA’sında oluşan değişmeler hücrenin yaşlanmasına neden olmaktadır.

    2) Kodon sınırlanması: Bu varsayıma göre de, değişim ve yaşlanma süreçlerinde sentez baskılayıcı molekülleri sentezleyen genler uyarılmaktadır. Bu gelişim sonucunda ise RNA çevrimleri gerçekleşememekte ve zaman içerisinde hücrenin canlılık işlevleri gerileyerek yaşlanmaktadır.



    3) Transkripsiyonda bozukluk: Yaşlanma olayı, çekirdek kromatinindeki kontrol mekanizmasında oluşan bir bozukluk sonucu, genetik bilginin RNA moleküllerine dönüşümünün engellenmesi sonucu ortaya çıkmaktadır.

    4) DNA tamir mekanizmasındaki bozukluk: Yaşlanmış hücrelerde, genetik bilgi – DNA tamir mekanizması yavaş çalışmaktadır. Bu durumda tamir işinde görevli enzimlerin sentezinin programlı bir biçimde yavaşlaması sonucunda ortaya çıkmaktadır.

    Hataların Birikmesi: Yaşlanma sürecinin genetik olarak programlanmış bir olgu olduğu düşüncesinin karşısında yer alan görüşü savunan bilim adamları ise, yaşam süreci içerisinde çeşitli yanlış işlemlerin oluşması ve bunların sonuçlarının birikmesinin yaşlanmaya neden olduğunu ileri sürmektedirler. Bu hatalar rastlantı * sonucu mutasyonîa ya da protein sentezleri sırasında ortaya çıkan yanlışlıkların birikmesi sonucunda oluşmaktadırlar. Rastlantısal mutasyon kuramı eskiden önemle benimsenirken, günümüzde yapılan araştırmaların ışığı altında eski önemini yitirmiştir. Medvedev’in “Gereğinden fazla üretilmiş mesaj” kuramı:

    Bu kuram şimdiye kadar değinilen yaklaşımlarda açık kalan bazı noktaları çözümleyici niteliktedir. Bazı temel genler birden fazla kopyaları bulunacak biçimde üretilmişlerdir. Dolayısıyla baskı altında tutulan genlerdeki mutasyon oranı, aktif genlere oranla daha fazla olmalıdır. Aktif genlerde oluşan mutasyonlar ise hücre tarafından belirli bir şuura kadar tolere edilebilmektedir. Bu şuur aktif genlerin fazla sayıdaki kopyalan ile belirlenmektedir. Mutasyona uğrayan aktif bir genin yerine, diğer kopyası gerekli işlevi sürdürmektedir. Fakat bu hatalı mutasyonlar üst üste gelip tüm kopyaları tüketince^ hücresel işlev yetmezlikleri başlayacak ve hücre yaşlanma aşamasına girecektir. Bu görüş her iki ana grup kurama da yer verdiğinden, geniş ve oldukça doyurucu bir açıklama olanağına kavuşmaktadır. Protein Sentez Bozuklukları: Ünlü bilim adamı Orgel tarafından ortaya atılan bu kurama göre, protein sentez mekanizmasında oluşan bozukluklar hücre için hatalı mesajlar üretimine neden olmakta ve sonuçta bu hatalı mesajlar birikerek hücreyi ölüme götürmektedir. Yukarıda özet olarak anlatılmaya çalışılan iki ana grup kuram – Genetik Programlama ve Hataların Birikmesi- günümüzde yaşlanma olgusunu açıklamaya yönelik olarak kabul edilen bilimsel kuramlardır. Fakat bunların yanı sıra daha farklı yaklaşımları olan eski kuramlardan bazıları da, henüz önemlerini tümüyle yitirmemişlerdir. Bir zamanlar yaygın biçimde benimsenen kurama göre yaşlanma olayı hücreler arası ortamda bağdokusu birikmesiyle açıklanıyordu. Kollagen molekülleri arasında artan oranlarda çapraz bağlanmaların söz konusu olduğu varsayılarak, birikimin açıklaması yapılmaktaydı. Bazı büim adamları ise yaşlanmada immünolojik mekanizmaların rol oynadığı görüşünde birleşi-yorlardı. Timus bezinin yaşlanma ile orantılı gerilemesi, programlı bir biçimde immün toleransın homoeostatik kontrol mekanizmasında gerilemesi, doku bağışıklığı, antijenlerinin mutasyon oranını denetleyen genlerin basküanması gibi olgular hep bu görüşü destekler niteliktedir. Günümüzde bu görüşlere ek olarak yaşlanmanın serbest radikallerin neden olduğu birtakım değişiklikler sonucu ya da hipotalamo hipofizer sistemden yayınlanan bir “Yaşlanma hormonu” ile gerçekleştiği yolunda da bazı kuramlar ileri sürülmektedir.

    Bütün bu kuramların ışığı altında ortaya çıkan önemli bir soru ile karşı karşıyayız: Hücresel yaşlanma, organizmanın yaşlanma olgusunda temel anahtar rolünü oynuyor mu? Bu soruyu bazı açıklamalarla yanıtlayalım. Bir organizmayı oluşturan o kadar çok sayıda hücre vardır ki, bunların belirli bir bölümü belirli bir zamanda yaşlansalar bile, onların eksikliği organizmanın yaşam etkinliklerini bozmayacaktır. Örneğin insan, böbreğinin birisi olmadan, karaciğerinin yarısı alınmış halde, beyninin belirli bölgeleri zarar görmüş, bağırsaklarının tümüne yakın bölümü çıkarılmışken de yaşamını çok iyi bir biçimde sürdürebilmektedir. Bu organlarda yaşlanan hücre sayısı çok büyük oranlara ulaşmalı ve hücre yapım mekanizmasını engelleyici boyutlara erişmelidir, ancak o zaman beklenilen sonuç ortaya çıkabilir. Bugüne kadar da böyle bir durumla henüz karşılaşılmamıştır. plÛeki bilgilere göre ulaştığımız noktayı özetleyecek olursak; yaşlanma konusunda hücresel düzeyde doku kültürleri ile yapılan çalışmaların sonuçları canlı organizmalardaki süreçlerle bir uyum göstermemektedir. Bu nedenle elde edilen bulguları genelleştirme olanağından yoksunuz. Hücresel yaşlanma olgusunu açıklayan mekanizmalar da henüz tartışılabilir niteliktedir, kesinlik kazanmamıştır. Diğer bir deyişle, hücresel yaşlanmanın organ ve organizmanın tümünün\ yaşlanma süreci üzerinde ne tür sonuçlara yol açtığını yorumlamak için zaman henüz erkendir. CANLI ORGANİZMALARIN YAŞLANMA MEKANİZMALARIYLA İLGİLİ BİLDİKLERİMİZ HENÜZ BİLEMEDİKLERİMİZİN YANINDA ÖNEMSENMEYECEK DÜZEYDE AZ BÎR YER TUTMAKTADIR
     

Sayfayı Paylaş