1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

YAZGININ KİTABI - Yavuz EKİNCİ

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve jeriko tarafından 6 Temmuz 2010 başlatılmıştır.

  1. jeriko

    jeriko Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    4 Kasım 2008
    Mesajlar:
    5.268
    Beğenileri:
    49
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    657
    Yer:
    Anadolu (bu kadar ayrıntı iyi)
    Banka:
    314 ÇTL
    YAZGININ KİTABI

    Ellerinde tütsü yürüyordu. Geniş salonun ortasında durdu. Elleri titriyordu. Yüzü terliydi. Koku onu uyuşturuyordu. Esriyen zihni bir “an”da takılıp kaldı. Zihninin, bir noktada durmasıyla gönlü genişliyor genişliyor ve göğüs kafesini zorluyordu. Gözleri kapalı... Geriye doğru itti başını. Dizleri titriyordu. Birileri, derisinin altında durmadan ateşi körüklüyordu. Yangın, yüzüne doğru çıktı. Terliyordu. Tütsünün beyazımsı dumanı havada zikzaklar çiziyordu. Ardında tatlı bir koku bırakarak kayboluyordu yükselen duman. Derin derin nefes alarak içine çekti kokuyu. Yanan tütsünün külleri halının üstüne düşüp dağıldı. Derin bir nefes vererek “işte” dedi. “Başlıyor”. Çökercesine bağdaş kurdu. Islak göz kapakları titredi. Göğsüne düştü, başı. Parmaklarının gevşemesiyle tütsü yere düştü. Yanık taraflar zıt yönleri gösteriyordu.
    Midem yanıyordu. Midemin içinde sanki bir köz parçası... Ağzım kurumuş, dilimde paslı bir tat... Göğsümde bir ağırlık... Başım, başım dönüyordu. Yanık kokusu burnumdan beynime koşuyordu. Kendimi sağa sola çevirdim. Boşluk hissi ile irkildim. Gözlerimi kırptım. Ellerim ile gözlerimi ovuşturdum. Gözlerimi acıtıyordu parmaklarım. Gözlerimi açtım. Karanlık.... Zifiri karanlık. Boşlukta hızla kayıp düştüğümü hissettim. Bir yerlere tutunmak için umutsuzca ellerimi kollarımı çırptım. Boşlukta ellerim ve kollarım umutsuzca sallanıp durdu. Korktum. Bir sıkıntı çöktü üstüme. Gözlerim hiçbir şeyi seçemiyordu. Karanlık gittikçe koyulaşıyordu. Sıcak bir hava yüzümü ateşten dilleriyle yaladı. Boşlukta düşüyordum. Karanlık... Ayaklarımın yere değmesiyle –gözlerimi açtığımda– her yer aydınlandı. Çöl... Gözlerimi sıkıca kapatıp, tekrar açtım. Çöl... Çöl konusundaki bilgim okuduğum kitaplardaki kadar... Hava alabildiğine sıcak... Sonsuzluğun ancak bu kadar sonsuz olabileceği bir kum deryasının ortasında buldum kendimi. Derken, çöle ilk adımımı attım. İlk adım attığımda hafifçe gömüldüğüm kumun sıcaklığını hissettim. Bu da çölün bana hoş geldin demesi olmalı. Gözleri yakan ışığın etkisi gittikçe, giderek büyüyen kum denizinin ortasında şaşkınlık içinde kalıverdim. “Nasıl buraya düştüm?” sorusunu kendi kendime defalarca sordum. Kızgın kum taneleri, kuma gömülen ayaklarımın altını yakıyordu. Eğilip ayak parmaklarıma baktım. Çıplak ayak izleri. İçim ferahladı bir an. Bir yolu takip ediyormuşçasına, ayak büyüklüğümde uzanan çıplak ayak izlerine hayranlıkla baktım. Neden sonra bir yere doğru yürümenin doğru olacağını düşünerek ayak izlerine basa basa yürümeye koyuldum. Bilmiyordum, nereye ve niçin gittiğimi. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlıkla, ellerimi pantolonumun ceplerine yerleştirirken çıplaklığımın farkına vardım. Çıplaklığın verdiği his ile ürktüm. Alnımdan akan ter kaşlarımın, kirpiklerimin arasından süzülerek gözlerime giriyordu. Gözlerim yanıyordu. Tam tepemde duran güneş binlerce, milyonlarca kum taneciklerinde yansıyarak gözlerimi kamaştırıyordu. Kalbim hırsla çarparak, göğüs çeperimi yırtacak gibi zorluyordu. Yoldaki ayak izlerine basa basa yürüdüm. Bilinmedik bir yöne doğru yol alırken, çöl karşıma ilk sürprizi çıkarttı. Güvercin ölüsü... Ölü kuşların damarlarında karıncalar koşarak geziniyorlardı. Gagasından içeri girip kulaklarından, gözlerinden çıkıyorlardı. On adım ötesinde eprimiş bir giysi... Gözlerimi kısıp güneşe baktım, bakışlarım bir bulut parçasına takıldı. Bir an güvercin ölüsünü ve eprimiş giysinin sahibini düşündüm. Giysileri giydim. Çölü, onun beni kabul ettiği şekilde ben de onu içimde kabul ettim. Çöl bana ıssız yaslı bir ev gibi görünüyordu. Bağrımda keskin bir acı duydum. Yürümeye kaldığım yerden devam ettim. Çöldeki rehberim beni nereye doğru götürdüğünü bilmediğim önümde uzanan çıplak ayak izleriydi. Uyku ile uyanıklık arasında yarı ölü yarı diri bir haldeydim. Uçsuz bucaksız çölün sıcaklığından ve alışkın olmadığım bu kum deryasında yürümekten bitkin düştüm. Güneş beynimdeki kara düşünceleri adeta kurutuyordu. Umarsızca geriye dönüp baktım, kimse yoktu ve sadece benim ayak izlerim bana doğru uzanıyordu. Su sesi geldi. Çölün ikinci sürprizi olmalı diye düşündüm. Rehberim olan kumdaki ayak izleri, suyun sesinin geldiği yöne doğru uzanıyordu. Sesi tekrar dinledim. Su... Su, rüyaların kesik, kopuk, anlaşılmaz sözleri gibi şırıldıyordu. Su, büyük dalgalar oluşturarak bana doğru akmaya başladı. Su, yüksek bir yerden şelaleler oluşturarak beyaz köpükler şeklinde dökülmeye başladı. Nefes nefese kaldım. Gözlerim açık, kapalı.... Su karşımdaydı. Elimi, yüzümü, saçlarımı ve vücudumu ıslattım. Bir güvercin tüyü kadar kendimi hafif hissediyordum. Çölün sıcaklığı, kendini su kenarındaki serinliğe bıraktı. Suya eğilip, suda yansıyan yüzüme baktım. Üzerimdeki eprimiş giysiler içerisinde tuhaf görünüyordum. Suda yansıyan adama gülümsedim, o da bana gülümsedi. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlığım da her gece uyumadan önce aynadan kendime bakmamdı. Başım döndü. Su, çöl, güneş, kum, suda yansıyan adam, ölü güvercin, çıplak ayak izleri, karanlık...
    Yere düştüm. Ne kadar süre baygın kaldığımı bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda midem bulanıyordu. Başım dönüyordu. Gerinerek yere kustum. Elimi yüzümü yıkamak için suya yaklaştığımda, fark ettim küçük bir göletin kıyısında olduğumu. Sudan pis bir koku yükseliyordu. Suyun içindeki tek tük sazlıklar yanmış gibiydi. Sazlıkların biraz gür olduğu yerde eski bir kuş yuvası. Yuvanın altındaki suda, birkaç beyaz güvercin tüyü yüzüyordu. Suyun üstünde binlerce sinek uçuşuyordu. İrkildim... Gözüm suyun içinde yüzen balıklara takıldı. İnsan gözleri büyüklüğünde gözleri vardı. Başları göz olmuş gibiydi ve bana doğru yüzüyorlardı. Korktum. Kaçtım. Önümdeki ayak izlerine basa basa kaçtım oradan. Yüzleri göz olan balıklar ve üzerinde sinekler uçuşan pis kokulu gölet ardımda kaldı.
    Kendimi dev ağaçların bulunduğu bir ormanda buldum. Orman sessizdi. Güneş ışınları, ağaçların gökyüzüne uzanmış dalları arasında süzülerek yere vuruyordu. Dev ağaçların, arasında ormanın derinliklerine doğru bir yol uzanıyordu. Kuş sesleri uzaktan gelmeye başladı. Ayak izi... Kırılan dal, yere yapışan otlar, hafifçe ezilmiş yapraklar...
    Sonsuzluğu hatırlatan bir görüntüsü vardı ormanın. Dev ağaçlar... Derken ağaçların arasından birden ayı insan karışımı bir canavar çıkıp bana doğru koşmaya başladı. Korktum. Ormanın derinliklerine doğru koştum. Yüzüme, ayaklarıma, göğsüme aralarından hızla kaçtığım dallar çarpıyordu. Canavar arkamdan beni kovalıyordu. Soluğunu ensemde duydukça daha da hızlandım. Gözlerim, hiçbir şeyi seçemiyordu. Yorgundum. Nefes nefese kaldım. Kalbim, yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Etraf kararmaya başladı. Canavar hâlâ arkamdaydı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, ağaç dallarından başka bir şey seçilmiyordu. Her an ellerini omzuma atıp beni yakalayacakmışçasına, onu yakınımda hissediyordum. Geriye dönüp bakmaktan korkuyordum. Birden bir uçurumdan düşüp, aşağı doğru yuvarlandım. Uçurumdan düşerken umarsızca elimi, kolumu, ayaklarımı çırptım. Geriye doğru baktım. Kimse görünmüyordu. Canavar ardımdan atlamadı. Yere çakılıp öleceğimden korktum. Bir yerlere tutunmaya çalıştım. Tutunacak hiçbir şeyi seçemiyordum. Gözlerimi kapadım. Kışın damlar temizlenince duvarın önünde karlar birikirdi. Damdan biriken karların üzerine atlardım. Havadayken içimde derin bir boşluk oluşurdu. Biriken karlara çarpıp içine saplanınca boşluk kendini tekrarlama isteğine bırakırdı. Başım dönüyordu. Ormanda beni kovalayan ayı insan karışımı canavarı düşündüm. O da uçurumdan düştü mü? Yok yok o düşmedi. Geriye dönüp baktığımda arkamda değildi ki. Başımı çevirip geriye baktım kimse seçilmiyordu karanlıkta.
    Yere çakıldım. Her taraf aydınlandı. Ayaklarımı oynatmaya çalıştım. Ağrı yoktu. Kollarımı sağa sola salladım. Yerimden doğrulup ayağa kalktım.
    Şose yolun üstündeydim. Yolun sonunda küçük bir ev. Bir karış kadar uzamış otlar... Yolun sağında, solunda tek tük meşe ağacıları ve evin aşağısında da kurumuş bir dere... Acıktığımı hissettim. Evin yakınına vardım. Ev küçük bir bahçenin içindeydi. Evin duvarları taştan... Toprak damda otlar yeşermiş. Evin önünde üç cılız dut ağacı... Kuruyacak hissi veriyordu dut ağaçları. Bahçeyi geçip tahta kapının önünde durdum. Etrafta hiç kimse yok. Kapıyı çaldım. Ses veren olmadı. Derin bir nefes alıp, tekrar kapıyı çaldım. Kapı gıcırtıyla açıldı. Üzerinde eprimiş giysileriyle kapı arasında bana baktı. Kapıdakine bakarken “Bu benim” diye düşündüm. Aynadaki yansımama bakarken gülümsediğim gibi ona gülümsedim. Kapı ardına kadar açıldı. Şaşkınlık içindeydim. “Bu evin sahibi...” İçeri geçtim. Beynimdeki tüm şaşkınlıkları ve düşünceleri yanımda getirerek iki kapılı bir evin salonunda kendimi buldum. Salondaki eşyalar, duvar, tavan sanki etrafımda dönüyordu. Eski bir divana yığıldım. Uyudum. Rüyamda ata binmiş bir gelin gördüm. Ağlıyordu. Onu tam attan indirecekken kapının gıcırtısıyla uyandım.
    Parmak uçlarıma basa basa salonda dolandım. Bana kapıyı açan benzerim yoktu. Gitmişti. Kapı bir ölü ağzı gibi açık. İçeri girdiğimde kapılar kapalıydı. Şimdi salona açılan iki kapı da açık... Salonun ortasındaki masanın üstünde kalın bir kitap duruyordu. Kitabın sayfaları durmadan çevriliyordu esen rüzgârla. Yanına yaklaştım. Hemen yanında sönmekte olan bir mum... İçeri ilk girdiğimde masayı fark etmemiştim. İki sandalye.... İki kapı arasında gelip giden havayla sayfaları çevrilen kitaba, uzun uzun baktım. Gözlerimi ovuşturdum. Kitabın sayfalarına bakarken rüya gördüğünü bilen, uyanmak isteyip de uyanamayan biri gibi afallayıp kaldım oturduğum sandalyede. Kalkıp yan odaya gittim. Odada eski bir kanepe, eski bir koltuk takımı ve sırtlarını duvara dayanmış iki kitaplık vardı. Raftaki tozlu kitaplarda göz gezdirdim. Daha sonra dışarı açılan pencerenin önünde durdum. Geldiğim şose yolun sonuna baktım. Uçurumdan insanlar düşüyordu. Şose yolun sonunda eve doğru biri yürüyordu. Ellerimi siper edip gözlerimi kısarak gelen adama baktım. Kalın perdeyi çekip pencerenin önünden ayrıldım. Duvara asılı yanan kandili, yeni fark ettim.
    Salona döndüm. Masadaki kitabın sayfaları çevriliyordu, iki kapı arasında koşturan havayla. Kitabı aldım. Ciltli kitabın kapağında iki göz vardı. Ürküten, büyüleyen gözler, keder ve hayret dolu... Onu indirecekken uyandığım gelinin gözleri... Ağzım kurudu. Parmaklarımla, kabartmalı yazıya dokunup okudum. “YAZGININ KİTABI” yazılıydı kitabın kapağında. Rastgele kitabın bir bölümünü açıp okudum. “Gözlerimi açtığımda midem bulanıyordu. Başım dönüyordu. Gerinerek yere kustum. Elimi yüzümü yıkamak için suya yaklaştığımda fark ettim küçük bir göletin kıyısında olduğumun.” Nefesim kesilecek gibi oldu. Başım döndü. Sayfaları hızla çevirdim. “Dev ağaçlar... Ağaçların arasından birden ayı insan karışımı bir canavar çıkıp bana doğru koşmaya başladı.” Korktum. Kitabı masaya bırakıp odaya geçtim. Ardımdan da kapıyı kilitledim. Derin bir nefes aldım. Göğsümden ağır bir yük kalktı. Kalın perdeyi aralayıp yola baktım. Adamın üzerinde eprimiş giysiler vardı. Yorgundu. Kapıyı bana açana benziyordu. Adamın yüzü terliydi. Evin önünde durdu. Cılız dut ağaçlarından göz gezdirdi. Yüzü bulutlandı, donuklaştı. Sağ eliyle arkaya doğru sırtını kaşıdı. Salona geçip kapıyı çalmasını bekledim. Salondaki iki kapıda kapalıydı. Kitabı alıp ilk cümleyi okudum “Elerinde tütsü yürüyordu. Geniş salonun ortasında durdu”. Kapı çalındı. Kitabın son sayfasını açtım. “Kapı tekrar çalındı. Kitabı kapatıp masaya bıraktım. Ağır ağır kapıya yürüdüm. Tereddüt etmeden tahta kapıyı ardına kadar açtım. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin düşmüş ben kapının önünde duruyordum. Şaşkınlıkla birbirimize baktık. Gülümsedik birbirimize. İçeri girdi. Salondaki iki kapı açık duruyordu. Evin arkasına açılan kapıdan dışarı çıktım. Dönüp geriye bakmadım. Ellerimde tütsü yürüyordum. Geniş salonun ortasında durdum. Ellerim titriyordu. Yüzüm terliydi. Koku beni uyuşturuyordu. Esriyen zihnim bir “an”da takılıp kalmıştı.” Kapı tekrar çalındı.

     

Sayfayı Paylaş