1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Yoğurtçu Geldi Hanım !..

Konusu 'Nostalji' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 10 Temmuz 2011 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Çocukluğumun omuz askılı tepsilerde satılan yoğurtları hep kaymaklıydı. Hem de ne kaymak! Sapsarı, serçe parmağım kadar kalın kaymaklar. Eee, sütün içinden yüksek teknolojiyle yağının ayrılamadığı yıllardı ne de olsa. Henüz mutfaklarımızdaki tüfekler icat olmadığından tencerelerimizde kaynayan yiğitlikler de bozulmamıştı belki de kim bilir?

    Doğranmış sebzeler poşetlerle donduruculara girmemiş, menemen yapmak için hazır soslar üretilmemiş, kekler, kurabiyeler börekler hazır vaziyette market raflarına da dizilmemişti. Annelerimiz henüz kendi hünerlerini sergilemekle meşguldüler o yıllarda.

    Hoş! Yoğurtlar da genellikle evlerde mayalanırdı ama dışarıda yapılan her şeyin çok tatlı geldiği gibi, omuz askılarında sallanan tepsilerden özenle dilimlenip tabaklarımıza konulan bu yoğurtlar da pek tatlı gelirdi bana ve ben gibi çocuklara. Annelerimiz de bize kıyamadıklarından olsa gerek, tabakları elimize tutuşturup yollamak zorunda kalırlardı satıcıların başına.


    Yürüyen teraziler gibi dolaşırdı çocukluğumun yoğurt satıcıları. Omuzlarına astıkları sopanın iki yanından sarkan iplerinde asılı olurdu tepsileri ve kendilerinden önce hep sesleri girerdi sokağımıza: "Yoğurtçu geldiiiiiii.. Kaymaaak, yoğuuuurt!!!"

    Tabaklarımızı alıp koşturarak sokağa indiğimizde, omuz omuza centilmence bir mücadeleye girişirdik mahalle arkadaşlarımızla. Sanki yoğurdun kaymağı kalmayacakmış, sanki bizden önce alan kişi bütün kaymağı silip süpürecekmiş gibi.. Hoş! Kaymağıyla birlikte kesilip konsa da tabağımıza ne fark ederdi ki? Zavallı kaymak, yoğurt kabı mutfak tezgahına konur konmaz hakkın rahmetine kavuşturulurdu en çabuk tarafından ama olsun! Eve kaymaklı sokabilelim de, gerisi önemli değil.

    Heyhat? O yıllarda kaymağı mideye indirirken günümüz yoğurtlarının öksüz kalan çocuklar misali, kaymaksız bırakılacaklarını da aklımdan geçirmezdim zaten hiç. Sadece yoğurdun kaymağı mı? Neler kaybolmadı ki kaybolan yıllarla birlikte?

    Ağzımızın tadı kayboldu sanki en çok.. Çocukluğumdaki yoğurtların kaymaklarıyla birlikte sanki bizim yaşamımızın kaymağını, tadını, lezzetini de söküp aldı geçen yıllar üzerimizden. İnsanlara duyulan güvenlerin.. Komşunun komşu külüne muhtaçlığının.. Büyüklere saygının.. Aile bağlılığının..Yan yana, omuz omuza birlikte yaşamların.. Sevgiliye duyulan özlemlerin.. Şarkılardan fal tutmaların..Vuslata ulaşmayan sevgililerin hediyesi ince hastalıkların... Hepsinin, ama hepsinin üzerindeki kaymakları da gitti sanki.
    O yıllarda bilemezdim ki bugünkü yoğurtların kaymaklarıyla beraber yaşamın kaymağınında azalıp lezzetini kaybedeceğini.. Bilemezdim ki o kaymaklı günleri böylesi nostaljik yazıların satırları arasında tatlı bir hüzün ve özlemle anmak zorunda kalacağımı.. Ve bilemezdim ki bugün aramadığım tek anımın sokaklarda oynatılan ayılar olacağını!

    Evet… Geçmişe baktığımda gerçekten de özlemle anmadığım yegane kareler burunlarındaki halkaya bağlı zincirlerinden çekiştirilen o zavallı "Kocaoğlan"lar sanırım!

    Düşününce fark ettim ki, o zorla dans ettirilen ayıcıklar doğal ortamlarında da değillerdi zaten o yıllarda. Onlar içgüdüsel olarak dans etmiyorlardı yani. Siyah beyaz yıllarımızın, ormanda yaşaması gerekirken doğal ortamlarından koparılıp dansçı yapılan ve insan gibi davranmaya zorlanan zavallı kocaoğlanlarıydı. Kızgın saçlar üstünde ayaklarının yanması pahasına eğitilen(!) ve mecburiyetten dans eden zavallılardı. Gösterinin finalinde onlar "Hamamdaki kocakarılar gibi" bayılır, biz de çocuk aklımızla onların gösterilerine bayılırdık! Bugün artık sokaklarda dans eziyeti çekmek yerine salıverildikleri ormanlarda doğal yaşamlarının keyfini çıkarıyorlar.

    Düşünüyorum da, o ayı gibi görünen ama insan gibi davranan ayıları aramıyor oluşumun sebebi belki de, insan gibi görünen ama ayı gibi davranan birilerinin çoğalmış olmasından olabilir mi? Hem bu yeni nesil ayılar(!) kızgın saçlar üstünde kendi ayaklarının yanması pahasına dans öğrenmeden, içlerinden geldiğince, kendi keyifleri keka vaziyette, içgüdüsel olarak kıvrak danslar sergiliyorlar. Kendi ayaklarını yakıp başkalarını eğlendirmiyorlar ama kendileri eğlenirken(!) başkalarının canlarını yakıyorlar! Kına gecelerinde, düğünlerde, galibiyetle biten maç sonralarında, hatta ve hatta artık "ramazan geldi diye'' bile sevinçle dans edip eğlenirken(!) ellerindeki silahlarla çok canlar yakıyorlar.


    Evet evet! Kesinlikle karar verdim ki, çocukluğumdaki kaymaklı yoğurtlarımla birlikte, tıpkı onlar gibi hayatım da daha lezzetiymiş. Tadından yenmiyormuş hatta!..

    Ve çocukluğumdaki dansçı ayılar, bugünkü burnu halkasız ayılardan da çok ama çok daha az tehlikeliymiş!

    Sahi? Bugünkü burnu halkasız ayıların doğal ortamları neden ormanlar değil de şehrin ta göbeği kuzum?
     

Sayfayı Paylaş