1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

"Yüreğim benim, en azaplı ülke"

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve zemheri tarafından 3 Temmuz 2009 başlatılmıştır.

  1. zemheri

    zemheri Usta

    Katılım:
    23 Ekim 2008
    Mesajlar:
    742
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    630
    Meslek:
    öğrenci
    Banka:
    6 ÇTL
    "Yüreğim benim, en azaplı ülke"

    Bugün de çatışma dolu hikâyeler dinledim diye düşüncelere dalmış, caddede yürüyordum. Başka ne dinleyecektim ki? Aşk hikâyelerinin bile ayrılıkla bitenlerini dinlemek zorundaydım.
    On beş dakika yürümüştüm ki, iki sürücünün arabalarının camlarından birbirlerine sarf ettikleri ağır sözleri duymamak için bakışlarımı gökyüzüne diktim.

    Onunla geçirdiğim bir saat, bakışlarımı gökyüzünden çekip alarak yeniden muhayyileme çevirdi. "Hayat yorucu!" diye başlamıştı seansa. Dikkatimi çekemediğinin farkına varmış gibi, "Kiminle konuşsan aynı sözü işitiyorsundur, diğerleri de benim gibi sözlerine hayat yorucudur diye başlıyordur, kim bilir." demişti. Bir konuda yanılıyordu. Sadece terapi seanslarında değil, insanın olduğu her yerde duyulabilirdi bu söz.

    Sözlerine beklediği düzeyde ilgi göstermemem, hayatın yorucu olmadığını düşünmemden değildi elbet. Hayat kime yorucu gelmez ki? Gözlerinde onu onaylamamı bekler bir ifade yakalayınca, "Evet haklısın." demiştim cılız bir sesle, "Hayat yorucu, hem de çok. Hikâyeni dinlemeye hazırım."

    Giuseppe Ungaretti'den aktardığı şiirin iki mısraı çarpıcıydı. Ungarretti de kimdi? Ardından da, "Hayatta neden çatışma var, neden hepimiz bu dünyada gül gibi geçinip gidemiyoruz, anlayamıyorum." diyerek, okkalı bir soruyu önüme dikiverince koltuğumdan öne biraz kaykılmıştım üç saat öncesinde.

    Karısıyla çatışmalarını anlatmıştı. Kavga etmedikleri gün yoktu. Sözcüklerin en irilerini seçiyorlardı birbirlerine fırlatmak için. Yakınlarda ağzından çıkan kelimelere öylesine şaşırmış ki, bunları söyleyen ben miydim diye kendiyle sıkı bir kavgaya tutuşmuştu.

    Çatışmalara ve çatışmaların yoruculuğuna takılıydı zihni. İki sene önce de işyerinde terfi sürecinde başına gelmeyen kalmamıştı. Hakkında birçok dedikodular üretilmiş. Aynı makama aday başkasınca aleyhine kulisler yürütülmüş. Sonunda terfi eden o olmuş. "Genel müdür olmanın tadına varamadım inan. Bu yapılanlara gerek var mıydı?"

    "Gerek yoktu yok olmasına ama bu dünya da böyle bir yer işte."

    "Dünya nasıl bir yer?"

    Çatışma yüklü hikâyeler dinledikçe, onun ve yüzlerce insanın sorduğu soru bana da bulaşmıştı zamanın birinde: "Neden bu dünya gerilimli bir yer?"

    İnsanlar birbirlerine değmeden ilerleyemez miydi? Ağzımızdan sadece ve sadece güzel kelimeler çıkamaz mıydı? Biz kimseyi incitmeden, kimse de bizi incitmeden yaşayamaz mıydık?

    Öğrenmiştim ki, hepten böyle sorunsuz yaşayamazdık. Böyle yaşamak için mücadele edebilirdik ancak. Öğrenmiştim ki, dünya zıtların çarpışma yeriydi. Hayırla şerrin, güzelle çirkinin, inanmak ile inkâr etmenin, sevgi ile korkunun arasında hep bir gerilimin olduğu bir hayattı bizimkisi. Yine öğrenmiştim ki, burası "mübareze-i hayat meydanı" idi. Rububiyet-i âmme unvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açılmıştı önümüze. Bu artık yalın bir gerçeklikti benim için.

    Seansta yıllar öncesinde benim de sorduğum soruyu sormuştu: "İyi ama zıtların çarpışmasının nasıl bir hikmeti olabilir ki?" Öğrenmiştim ki, yeryüzünü zıtların çarpışmasına müsait kılan hikmet, kaynağını "kanun-u mübareze"den almaktaydı. 'Âdem (as) zamanından beri, beşeriyette iki cereyan-ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş'ti.

    Yıllar önce zihnime iyice kazıdığımı sanıyordum "kanun-u mübareze"yi. Kâinatta cari bir çatışma kanununun olması garip bir rahatlık sunmuştu. Bir hayalden sıyırıp dünyayı tanıtmıştı. Unutmayacağımı sanırdım. Yanılmışım. Tam zamanında yeniden hatırladım bu yalın gerçekliği.

    Hayat yorucudur.

    En çok yorulan da kalbimizdir.

    Yaratıcı'nın celâlî ve cemalî isimlerinin bir gerekliliği olarak 'kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, tâ sema âfâkında melaike ve şeytanların mübarezesine kadar o kanunun şümûlü'" olduğunu da öğrenmiştim.

    Kalbimiz iyiyle kötünün, aydınlıkla karanlığın, hayırla şerrin, meleklerin ilhamıyla şeytanın vesvesesinin çatışma ve mücadele alanıydı ve yaşamak da buydu. İnsan olmanın da ayrıcalığı.

    Zıtların çarpışmasından ve çatışmalardan yorulduğumuzda, bunların olmadığı "öte bir yere" gitme isteği uyanır içimizde. Öte yer cennettir. Çünkü dünyadaki tüm iyiliklerin cennete, tüm kötülüklerin de cehenneme akıp gideceğini, iyiyle kötünün orada ayrışacağını da öğrenmiştim. Bu ise en rahatlatıcı olanıydı.

    Caddenin sonuna yaklaştığımda insandan sınırsız iyiliğin de, sınırsız kötülüğün de çıkabilmesinin sırrını düşünürken (bu da önümüzdeki haftanın konusu olsun) Giuseppe Ungaretti'nin şiirinin iki mısrasını yeniden hatırladım: Yüreğim benim/En azaplı ülke.

    Mustafa Ulusoy
     

Sayfayı Paylaş