1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Züleyha Çay'ın Yazıları

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve Papatya tarafından 8 Aralık 2012 başlatılmıştır.

  1. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    VAHAYFA ! BENİ HESAPTAN DÜŞÜN

    Biz … kim’ iz Vahayfa?
    Kimin bu elleri üstüne sürülen suretler?
    Kavramlarda alamet-i kıyamet!
    Üç günlük dünya zamanın kaç harfine denk gelir o diyarda?
    Hiç’(miy)iz vahayfa!
    Yaratılmışların en yücesi şanında Arafat’a inmişiz.. kovulduğumuz kapıdan lutfeylenmişiz. peki şimdi neden yerle biriz?
    Kimselerin yüzüne bakılmıyor Vahayfa. Yüreklerce kir akmış göbek bağlarından neslimize. bebeklerimiz ağlarken ‘anne’ diye, peki ya anneler neden ağlıyor bebeklere ? İçin için ağlamalardan gelirken , dışımca tebessümler yüzümüzü iki etmiyor mu..? birileri hiçbir şey biliyorken, hiç kimseler çok şey sırlıyor Vahayfa!
    Duymadıklarını dinle, susacaklarını fısılda.
    Bugün bir tek kendimi alıp çıktım sokağa.
    düşünmekten korktuğumu bildirmedim içime. Yürüdüm ki yürümek düşünmektir birazda… biraz da ağladım utanmadan, istanbul yabancım değil bilirsin.
    - ‘unuturmuşum’ …
    elimdeki selpakla silerken sözlerimin nemini, yanımdan aheste geçen bir amca, bir gençlik fırtınası sandı belli ki gözlerimdeki elemi.
    neden Vahayfa, cenazesi olan hanelerin sakinlerine haktır en çok gözyaşı? Uluorta ağlamaklıdır onlar , herkes bilir ‘’ölen var!’’ ve ölülere ağlanmalıdır bir tek çıldırarak!
    Evet hakkım! İçimde cenazem var!
    Günlerden cuma ertesi…
    adımlarım sıklaştı, düne yetişmeliyim.. sala’da arşa açılan avuçlar boş yumulmazmış ya hani, bir an olsun , ben’i dilenmeli..
    Gözlerini sıkı sarsınlar şimdi, görürsem tanırım! yağmurca tadına rahmet bulanan sağanakları taşısın melekler gözlerimden.. göğünden aşağı yıkanmalısın . guslün yarım ağız kalmasın!
    Sen bana nesin ki, ölümünü isteyip dirilişine duacınım.. şimdi hangimiz hangimizin katili, gömüldüğün her yanım ölü toprağım.
    Sahi, ben ölürsem içim(n)e mi gömersin?
    Biz bu denli kördüğümken nasılda birbirimize çözülmüşüz. Ben şimdi çıldırıyorum duyuyor musun, ya da sen iyi misin işitmiyorum?
    Korktum. ölümü beklerken bir ölümce beklenmekten!
    İncire ve zeytine andolsun ki, kendimizin sahibini yine kendimiz bilirken, sözlerimiz kadar cesur değiliz hiçbirimiz! Kıyametimizden bihaberliğimiz kadar müneccim, yüreklerdeki nefeslerimizi duyana a’sem kesilecek kadar işiten, bilmediğimize susmayacak kadar dilliyiz! Biz ne çok şeyiz Vahayfa! kendi gıybetimizi etmeyecek kadar hak bilen, kendimizi sevmeyecek kadar benciliz! Beş para etmez yanlarımıza biçemezken paha, en kıymetlimizi göz kararı satmalardayız..
    Biz bu hayattan çok sıkıldık vahayfa! yol üstünde kaç cehennem var bir soluklanmalık?
    Yangın…
    har…

    yakıtı iliklerimiz olan dev alevler huzmesi ..
    çok sıcak be Vahayfa, içime bir deniz üfler misin?

    Şimdi telleri külden saçlarımızı kırbaçlamasın rüzgar, beynimizi okuyacaklar !
    Kentlerce mahşer provası…gözlerimiz cilbapsız alalade ortalarda.. farkında dahi değiliz farkına varamadıklarımızın! Ne utanmaz’ız! Aşk adıyla başlıyorsa her küfür mübah dilimize. nasıl oluyor Vahayfa, helalken yar’e, sevdaya haram kılınışımız?
    Beni hesaptan düşün!
    Düşün benden nasıl olsa tutarım elinizden.. ne çok özledim Salacak’ta o küçük kızın ardıma ‘anne’ diye serzenişlerini bir bilsen. kör bir şarapnel patlattı kulaklarımı , duyamıyorum! Ağzını kıpırdatanlar ne biliyor Vahayfa? yetim geldiler yamacıma , yetinmediler. Yine de okşadım başlarını, zaten ne çok bekledim anneleri olmayı.
    peki ya neden Vahayfa, benim neden aynalarda sevdiğim kadar sevilmiyor İstanbul’da saçlarım?
    ‘Biz kimin ah’ına müstehakız’ deme vahayfa, imtihandayız! Canımızı yakmalıydılar çünkü hak’tı cehennem. solumda ki yazılacılara bildir, not düşülmesin deftere , nasuh-u aşk tövbelerimiz var bizim! Pişmanız. azmi cezmü kasteyledik! Kalmadı kararımız , tesellisiziz! Kesildi vahyin ardı, son mektubun mühürlü ağzı…
    eyne ey yolcu eyne!
    Bir düşün … bedeli var veresiye her nefesin bir düşün! Biz, biz’in neresindeyiz ki göremiyoruz aslımızı? Pervane böcekleriyiz oysa ışık da fani. Faniliği bilmeyene karanlık baki.. bir düşün, ölüm gününe yakınlığımızdan değil , biz, doğum günümüze uzaklığımızdan ihtiyarız!
    yine mübtelayım biline ! ve lakin LA aşka! Bir yar adına candan geçmek şirk koşmaktır canan’a! Ki aşk, aklı inkardan sorguda.
    Geri sayın… ve beni düşün hesaptan!
    İşin en kolayı ölmek’ti.
    zora koştum ömrü…
    yaşa(ya)mıyorum.


    (beni hesaptan düşün ! ben bir kez öldüm !)


     
  2. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL

    HANİ ÖLDÜM DESEM

    “Geceydi… bir düşe düşmek bu kadar mı zor efsa’
    ve bir ölüm bu kadar mı düş?”


    Nakarat nakarat yalnızlığımdan seni besteledim, ah bu tını beni öldürmüyor da efsa’!
    İstanbul’dan önce ben ağladım sabahında… Sözlerim kan çanağı, hüznüme ekmek doğrama! Dün gece üşüdüm de çok, kuşlar mı söyledi efsa’? Kalbimiz vardı evet titreyince bil(diril)dik… Sızlanmak de neymiş, eyvah eyvah öldük mü yoksa? Topuğumuzdan çekilen narin can değil de ne? Seni yaşatmak için çareyse, biz mi ölseydik? Söyle, neye yarardı ki, son soluğunu yutmuşa? Bir can kaç soluk ederdi gözlerimizin yamasına? Soldu dilimin gülü efsa’. Su; bir kursak geçimi su, acı(mı) yedirildik!




    Bir mum yaktım geceye… Üfle(me)!


    Hişşş… sen ses etme , melekler sus kesiliyor iki dudak arası emrine. İncinmesin gönlünün nazı, benyüzdürürüm kağıt gemileri bileklerinde. Bir sarışın geceydi ağlay(t)ışların, esmer kaldı göğ(s)ümde…


    Ve efsa
    Ve masum
    Ve ahh!




    Saçların niçin vardı ki senin ve gözlerin! Kimseler bilsin işte, senle diye ölümü de özlerim! Eyy seni, en seni ben de sevdim. Bir tebâreke saldım ardına, işittin mi huri güzelim? Ah efsa ahh… Şimdi uzanmışsın boylu boyunca bir mezar taşı keyfinde misin..?
    Özlemek de var mı cennette, öyleyse en çok beni…

    Sus/tum… Bildi ki arz niçin susulacaklar. Adınla gelen baş göz üstüne efsa’, yok mu o diyardan bir haber yangın sineye? Eyvallah olsun kahrına, narına, sitemine. Dudak bükersem Azrail’e hak ola(yd)ım senden önce! Bir mum, bir de su, dile gel hangisine meyledeyim? Önce yak , önce ver ateşe külümü, ki hiçliğim bileyim. Allah’tan korktum efsa’, adında! Adımla korkma , yol dediğin eni boyu sen. Sen ki; hasret, sen ki; vuslata kasem! Doldurma çilemi efsa’, hükmündeysem.
    Ört üstünü hadi, üşüyecek rahmindeki…


    Tek kişilik masalarda bizden öteye kurul. Az beni dinlen, Firdevs yamacında yorulmadın mı zevkten? Bil ki burada iki adımda bir sen, on üç adım dört duvar mahsen! Son göçün müydü ki efsa’ yetişemedik kanadına! Pencerelerini sıkı kapama gök kubbenin, fısıltın varmıyor kıyılarıma. Seni hala seviyorsam yaşamadığımdandır efsa’. Bilirim ki sen haz etmezsin dirilerden, bu yüzden efsa’, işte bu yüzden önce öldüm! Seni seçtiler , çünkü sen kuldan da öteydin. ‘Sen biraz az bekle’ dedin, az/dım en çok bekledim . Bir kelam et efsa’ önümdekilere, çıktı canım beklemeden geçeyim!


    Ve efsa’ ve mum ve kevser suyu gözlerin. Söyle hangi peygamber duasısın sen ? Kimler azarladı seni uykunda? Sabahına ağlama efsa’, melekler içleniyor.


    Bildi(rildi)m şimdi efsa, aşk değiyor ömre sadece, el/değmiyor!


    Seni gönle kondurana kurban olayım ki üç yeminin sonunda da sen! Ve aşktan gelmesin ki üç kitabın izninde esamen! Ahh bu kadar aşk olmayasıca..Merhametsiz değildi billur suretine nazar eden ilk melek… Seni benden çok sevdi !


    Olmuyor efsa’ olmuyor, sana ten boyu dokunulmuyor! Kefeni libasın öylesi hoş durmuş ki çocuksu endamında… Bari ekşit suratını, yine takılmasın ölümün hevesi suretine…Sahi, gözlerinin değdiği yerde görünmeyen mi var ki dalgınsın pencere kenarında… Gözlerime saçlarını sür efsa’, bakıpta gör(e)miyorum! Sesleri geliyor oysa… Üç melek efsa’; su, sürme, ölüm kundağı… Elalığını sürülen sonsuzluk mu ki baktıkça d/üşüyorum. Topuğuna adımı yazdım, sağlam bas yere! Sığıntınım kucağında, eteğinle dualar mısın sabiliğimi efsa’?


    Hani öldüm desem… Hani özledim de bil… Salınsa sesim gecene annen’ce, gel(e)mez misin?
    Üç güne kadarmış hasret efsa’m üç gün kadar…


    az biraz bekle… eşikte cana sulanan melek değil mi, kıyamet dediğin?


    Hadi! Ayart Azrail’i seni özledim!




     
  3. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    KIZIL GECE HIRÇIN SABA



    Gece döküldü kuşpalazı özlemin yakasından. Bu yalnızlık salgın henna! Şifahen üflemiş anneler kul bohçası kundağına tüm zehirli elma tüccarlarının eşgalini. Besmele çek henna, aşk haram lokma!

    Dilime toprak at henna’!

    Tüm utangaçlıklarımı gömdüm ben boğazımda iki düğüm ardına. Babamı uyandır ölüm uykusundan. Söylesene , hanginizin gücü yeter saçlarıma sarılmaya? Gözlerimi salla ölüm kalım arası… Nasıl olsa kalsam ölürüm henna’, ölsem kalırım! Dudaklarımdan dökülüyor bir serseri kent, bir masum katil, bir de leylifer.

    Her seher yazgısında hep aynı mı bu replikler? Öyleyse Benimle oynar mısın yarım ağız hayat? Hadi saklambaç henna’, melek de sıra. Evvelim, ezelim, nazenim aşk! Demedin mi sana henna’, arkana bakma!

    Kızıl gece… Hırçın sabâ…

    Ay ışığında yalan söyleme bana , öldüm deme henna’, doğduğunu gördüm! Arka bahçedeyim, yirmi bir yıl kova kova hıncımı saldığım kuyu başında. ‘Leylak’ dersem çıkar mısın , hani gözlerine benzeyen? Bilmem ki sana kaç nevbaharı giydirsem…

    Bu Meryem orucu hangi beşerin vahyinden düştü dile henna, ‘biz’ dersem çık, ‘ben’ dersem korkarım aklım çıkacak sensizlikten!

    Nöbet-i Adem…

    Sahi, sen cennetten mi düştün bu diyara? Seninde mi kursağına oturdu yasak elma? Çaresizlik ömrü nedimemiz eteğimizi tutuyorken, gökten in henna’, gök/yüzüme in!

    Duymuyor musun , alemin illeti aşk senin mahperin… Sevdim henna sevdim , düş gözlerimi değerimden, katli vacibim!

    Gecenin mihri bir çift bakış, işte tam şuramda sol üst köşede, biraz toprak yeşili az biraz mavi, çenemi titretecek kadar hani. Hayranım seni Yaradana, bakmam, incinirsin henna’! Ahh gözlerin nasıl da tuzak! Düşmemek için soldan geçtim, meğer sol bir düşmüşsün. Bizi gerceğe kurgulama ,ben ölmeyi sevdim!

    Yürü beni henna, dört yol ağzı çıkmaz sokak suretim, ellerim durak! Müsait bir ölüm mü yani , tüm dersiz topsuz yaşamların bedeli? Bunu bana yapma henna’, üşüştü leş kargaları yüreğime. Ört üstünü gözlerimin, fena kısıldım kirpiğinin gölgesine .

    Yum beni bağrının orta yerine! Saçlarımı tara sinene , ellerinin güzergahında firakımı helal say. Aşkın çarmıhında havariliğim, saatleri geri al !

    Kese kağıdına topladım aşka çalan yanlarımı… Kervan kervan soluğun geçiyorken gecelerimizden,talan oldu aşk nerdesin? Bir melek değildi fıtratın, öyleyse yerdesin! Ah seni ben mi doğurdum henna’, kimden bu yürek ağzı dikişim?

    Zülal eyle uykularına, düşlerinin ciğeri ferahlasın…Ha gözyaşın ha arsız deniz! Dur henna’, ağlama diyorum sana ağlama!

    Su içiyorken mi dokundular sana? Öyleyse sık zehrini aşk aksın! Değil midir ki gülmek ağlamanın zekatı, kırkta bir kere nar’a haksın!

    Gözlerimi yokla!

    Bir doğarken ağladım ben, bir de ölürken. Sen hiç kendi yaşını boğdun mu yanaklarında? Az önce geçtiler solundan da , kimse alınmadı seni üstüne. Sahi sen, hayra yorulmaktan men hangi düş başı beklemektesin? Sahip çıksana rengine henna’.

    Baksana gece vurmuş gerdanına. Hiç yakışmadı sana henna’ hiç yakışmadı sana ! Ağırdan sattılar gönüllerini , çulundan belini doğrultamadı aşk… Olsun be henna’ olsun, yürek üstü şehadet nasipmiş bize !

    Eşgalin silinsin şimdi tüm bozuk liralardan, inadına kıymetlimsin! İnadına, varsa alınacak aklım helali hoş olsun sürmeli lisanına.

    Mevla’ya sunulan bir önsözdü Leyla,
    şükrenlillah hey vaveyla!
    (Taş bastım deniz suyuna, buyurmaz mısın gece taâmımıza henna’!)


     
  4. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    ÖYLEYSE BİTTİM BEN CANIMDAN BAŞLA SİLMEYE


    G/izini sürdüm…
    Saçları dökülmüş ayrılığın, gözleri haki.
    Seni görmek istediğimi bilmiyorum, uyu/yorum yüreğimin üstü açık. Yine sancım var dilimden yukarı. Belki, annen seni bana doğuruyor.

    Yetim feryat…
    Bir tas su vereni yok hasretin. İmbikten aşk sızarken lehçem lâl-ü ebkem . Açım, açığım, üstüme bürü aheste aheste halvetimi. Al bir şal, al bir şal titremesin gözünün nazlı benekleri.
    Güneşli günler getirdim, bakmayı bilmeyişimin ar’ından sığınırken gözlerine inen ince belli yağmuruna sağanak sağanak. Susmaktı en akıllıcası belki, çünkü bir aşk ancak bu kadar anlatılamazdı.

    ''Dalgalar çoğaldı mı?''

    Sol avucumu soğuk terletiyor Firdevs kıyısından yazgıma döşediğin deniz taşları. Kumdan kaleydi bekli de visalimiz, bizse bir kumdan kalenin ömrünü gözde büyütecek kadar çocuk! Hadi bana ellerini ver, hadi seni saçlarımdan geç. En yeşili tuttum ölümlerden, sahi Nil karası gözlerin kaç boğumluk?

    Mavi kıyım…

    Sana bakmak bir bahar temaşası. Tenindeki izlerin, annesinin ellerini düşüren bir çocuk Eyüp mezarlık yokuşunda. Bense hayat kadar beceriksiz, al beni hüznüne vur!

    Dur! Bir aşk kaç biz eder? Bir kent kaç kere aşk? Bir aşk kaç kere ölüm? …

    Sen bir meleksin ve ben öldüm… Bildim, bahara elçi tek bir papatyaymış. Ve deniz, tenine ilk değen yağmuruna beste yaparmış. Yanındayım hadi omzuma dayan. Dayan! Az sonra martı sesleri kısılacak. Sukutun perdelerini iğneleyecek gece toplayıp tüm çaresizliğimizi. Uyu/ma! Geliyorum rüyana…

    “ Ölümlerden ölüm beğen benim için,
    sana en fiyakalı yenilgimi sakladım ”


    Gözlerimi alıyor kız kulesinin işvesi yanağının kenarından. Evet, evet şu karşıda süzülen karabatak! Etrafta herkes çok, kimse yokken, öptürme yüreğinden. Ah bu deli ıslık, armağan olsun mu Salacağa bizden? Sahi, son kuruşunu aşka vermişken sen, iskeleye tünemiş bir martı olsaydı cesedim, hani öylesi belil, hani baran yemiş az biraz önce, hani a’bad, üstüme hulleti örter miydin? Vasf-ı halim ayan, zulalim. Şifa olsam da havz-ı kevseri bekler miydin?

    “Abdest alıyorum deniz suyundan…
    Üç kere ağza ,
    üç kere burna
    ve kalbe binlerce kez…”


    İki sücut daha gerekti gözlerin için, ömrüm, az bekler misin? Yirmi yedi yıl çehrene nazar eyleyen efsunu gözünün beyazına iliştir. Eksik öpücük izlerini düşür çocukluğundan. Gamzelerindeki ten perdesini sıyır! Gök mü ağladı saçlarının kucağına, alnımın narına değdir. Tevafuk, ayrı kentlerin dolunayıydı işte, aynı yüreğin ortasına vehleten çömelen. Sen bana ‘mor menevşem’ de, ben tüm kır çiçeklerini geçireyim aklımdan. Hadi beni öl biraz, yaşam adına! Aklım yok ki benim, bak, niçin özlediğimi unuttum. Ah, yoksa sen mi şikâyet ettin gurbeti ay ışığına kanı deli çocuk? Bundan mıdır nicedir şu’le gök/yüzünün yanağı?

    Musa gibi Nil’e mi bıraktılar seni eyy?
    “Kıyındayım al yürüt.
    Kıyımdayım al büyüt…
    Al!
    Sen et beni!”

    Kadife gül katresi…
    Benekli yeşil…
    Taş fırın kokulu peksimet…
    Bir düş asıldı sağ bileğimden yukarı, iki ben arana. Afedersiniz, burası cennetin şubesi mi Kirâmen Kâtibîn? Ayakucuma gölgesi düşen bu eşrefi mahlûkatta kim?
    Anımsamak gensemde?
    üç, hanginiz unuttunuz bu mahfî huzuru Daha dün öldüm melek, şimdi soluğumun terkini bir şükür öteye ekler misin? Yani diyorum ki, bir eshar-ı bahar hani, az ötemde bekler misin?

    ''Burası son durak,
    çift bilet bas kabristana!''


    Sen yolunu şaşırdın çocuk. Oysa ben kaç kervansaray bekledim gözüm yaslı. Az kaldım, ferim iki fütun çekmiş elalığımın mal-i hülyasına. Eyvah eyvah bir deli güzare mi koydu ismini ‘elfirak’!
    Öyleyse gelme ölesim var!
    Öyleyse bittim ben, canımdan başla silmeye.

    "Gel sür perçemini alnıma, baktığım her yerde bir sen varsın.
    Çok şükür imtihan üstü imtihansın."



     
  5. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    [​IMG]


    ALLAH'A ISMARLADIK İSTANBUL YARINLARINI


    İhanetimizin adıydın İstanbul,affetmiyoruz kendimizi
    Şimdi gönlümüze kaldırımları basıyoruz,
    Sokak lambaları dileniyoruz,siyahı renk edinmiş gecelerinden,
    En kuytularımızdaki ahvalin için


    Yüzümüze bakma öyle tanıyamazsın,
    Bu karmaşanın töresidir maskeli balolar,
    Malzemesi yapay gözyaşlarıyla,sahte kahkahalar

    Suuni sevdalar topladık yüzyıllarca,arka bahçelerinden,
    Hormonlu hisler büyüttük,
    Yok yere pışpışlanıp büyüdük,
    Failimiz meçhul bir çok kez öldürüldük
    Güvenimizin sayısı hep eksik kalıyordu,basket potolarında,
    Masa tenisiydik,uygunsuz eller itti suspus girdaplara
    Hiç mi düşmedik sanıyorsun İstanbul,
    Hayat sekseğinin buzlu kent koruluğunda?

    İşgale gönüllü kalelerle sınırlanmış,
    Dört başı mağdur bir adaydın sen,
    Ve misafirdik kentini arayanlar
    Menüde özlem vardı yine,
    Ekşitmedik terkimizden tadarken suratımızı
    Alaca ihanetler titriyordu masa başlarında,
    Yani hiç mi kimsenin hatırı yok?
    Maskelerin takasıyla devam ediyor balo
    Çehrende sade'ce bir maske,
    Çıkarma,sana değmesinler İstanbul!

    Nicedir,caddelerinde ayrılık masalları dinletiliyor uykudan önce,
    Güç yetmiyor yürekler arası seferlerine,ana sütü duruluğunda yelkenlilerin,
    Bir martı çığlığı kadar uzak,masumane bakışlar kıyılarına,
    Her giden kendi şarkısını besteliyor dalgalara,
    Kalabalıklarca kabalaştırılıyorsun İstanbul!

    Semt butiklerinde askıya alınıyor umutlar,
    Dostluklar seyyardan maliyetine,
    Sezon sonu indirimi devam ediyor değelerimizde,
    Hasretten defolu sevgiler dağıtılıyor,kaldırırım yüreklilere,
    Tüm halk,kin kusuyor bir tutam maviliğine,
    Kentine sadık diye
    Ve parklarda adımızın yanına bencillikler kazınıyor,
    Kalp içindeki oklara kaydı mı gözün,
    Ayrılığı aralıyor her kapı

    Kara kedilerin ağlayışları tırmalıyor,sırtını döndümü aydınlıklar,
    Cehennemlikler uluyor köşe başlarında,
    Kan sızıyor aslını temize çekmek isteyenlerin kaleminden,
    Sırf yeşilin gönlünü hoş etmek için,
    İncir ağacı dikiliyor ocaklarımıza,
    Bir gülün şimaline,onlarca diken satılıyor semt pazarlarında,
    En lüks arabalara biniliyor hayata geç kalmama adına,
    Oysa belimize çullanmış tüm yasaklar,
    Yorgun kaçıyoruz gençliğimizden İstanbul

    Köleliğimizin ispatı cüzdanlarımızdaki kağıt parçalarında,
    Her saat başı yıkanıyoruz,bu insanlık pasını arıtma sevabına,
    İçimizdeki isyanları alacak hekimlerle,
    Otuz şubatta hep randevularımız

    Birileri hatırlatınca zamanı namluya sürüşümüzün vebalini,
    Narkozlardan ayıltıyoruz minyatür haklılıklarımızı,
    Terziler keyfine göre dikmiyorlar a'nımızı,
    Boğazlarımızda hıçkırıkları düğümleyecek kadar,
    Dar yakası ömrümüzün

    Görmüyorsun İstanbul,
    Pembe lensler takıyor güvenimizi emen vampirler,
    Masrafsız sevgiler arıyoruz gazete ilanlarında,yok!
    Müsait bir ölümde bırakmıyor minibüsler,
    Kent acemileri kırmızı ışıklara mahkum
    Durulmayı bilmiyor gözyaşı yüklü kamyonlar,
    Ve toplu taşınıyor ümitsizliğe yolcular

    Sol yanımızda adsız bir kıpırtı kendimizden bile gizli,
    Şimdi tüm solcular ayakta İstanbul,yolsuzluklarına karşı,
    Yine gözümüzde büyütemedik eldeliklerimizi,beceriksiziz
    Melekler binbir düş sıkıştırıyor,ebruli karanlıklarda yastığımızın altına,
    Oysa İstanbul,çocukların kabusların koynunda yumuyorlar tüm gerçekeleri!

    Dev aynalar takılıyor gönül pencerelerimize,
    Herkes kendi niyetine bize bakıyor,
    En emin kalelerimize atılan yalanlarla coşuyoruz her seferinde,
    Gönlümüzdeki seslere sağır kesilişimizi kutluyoruz,
    Seni fethettikçe

    Ve sizler,yitik şehrin yolcuları!
    Hangi cesaretle aşkı koyuyorsunuz heybenize?
    Baksanıza,en değerliniz adına kapkaççılar pusuda
    Hala,denizlerden ürküp yıldızlara erişmemeyi öğretiyoruz,
    İstanbul'da en bebek yanlarımıza
    Binbir aksini buruşturup Güneş'in,
    Yakınıyoruz avuçlarımızı yakan sıcağından,
    Dert ediniyoruz kendimize dertsizliğimizi,
    Çizgi çekip Azrail'le sözleşmemize,yaşıyoruz sadece
    Altını üstüne getiriyoruz İstanbul'un gün batımlarında,
    Bir avuç mutluluk birikiyor kucağımıza,
    Leylak rengine bezenmiş zarif akşamlarının,
    Rüzgarlarına savrulan saçlarımızın anısına,
    Bu kalabalığın günahı,işlenmesin amel defterine İstanbul!

    Ah! yazık ömrümüzün özeti,sende mi gülüşlerini,
    İdam sehpalarına armağan eden cömertlerin safındasın?
    Senki,dilindeki ıslak hüzünlerle
    Şeker komalarına davetiye çıkarırdın ada akşamlarında,
    Şimdi,dünlerden kalma faytonların sirenleri,
    Yırtıyor en kanayan yerlermizi

    Mavi suların haya ediyor,çirkefe bulanmış çehrelere değmekten,
    İşte bu yüzden topluyor eteklerini,asırlardır kıyılardan
    Ezanlar kadar haykırmaya eğimliyken tüm doğrular,
    ''sus''orucuna mı niyetli denizkızların?
    Oysa İstanbul,hayat hiç susmayacak ölüm kadar!

    Gün görmemiş ormanlarından,kolaycı insan figürleri sızarken gönlüne,
    Demir diyarına altın pazarlamak senin neyine?
    Fanilere malzeme oluyorsun İstanbul,yazık!
    Kirpik uçlarımızla parmak kıvrımlarına her dokunuşumuzda,
    Kırk yama dünlerin dolanıyor yarınlarımıza
    Biz,büyümenin ayıplandığı nakıs özgürlükler mahallesinin sakinleri,
    Alıştırdık martılarını ürkek bakışlarla beslemeye,
    Gök kubbenin rengini dumanlı göstermeye
    Bu oyunun adı evcilik değil İstanbul,
    Yalnızlıkla oynanan kalabalık sencilik
    Öyleyse,bu sahnelerde tanık olduğun kadar sanık da sensin,
    Rengine sahip çıksana İstanbul!

    Bak asırlardır idam ay,
    mavi lal kentinde,
    Bir peygamber duası mı gerekli yani,
    Yüzünü geceye dönmüş günah tiryakilerini,
    Mor çırpınışların izleri yüreklendirsin diye?
    Anla artık İstanbul!
    Bu diyarlarda yıldızlar kadar kendin olabilmen için,
    Sana dokunulmazlıklar gerek!

    Yoksa,yedi kuşak ötelerinde saray zindanlarında çürüyen anlamların,
    Vebali mi ödetiliyor sana?
    Derinlikli besmeleler salsak da ecdadına,duvarların ağlamaya meyilli,
    Ve itelendiği yerden tutunanlar bin hıçkırık boyu içli,
    Hala gerdanımızda süs boğazın ilmekleri,
    Çek ipimizi İstanbul!
    Bu hevesle düşersek yakandan,belki acırız kendimize

    Ah! derdimizin göbek bağı,
    Bir gün anlarsan kendini,bize anlatacağın çok şey olacak,
    Fazlaca garip değil mi, kendine el olmak?
    Hey kentin sağırları korosu!
    Alkış tufanına tutsanıza,böylesi esaretin çulu prenses makamınızı

    Nerede kaldı İstanbul,
    Deli sevda zanlısı Üsküdar'ın da şaha hazır atların,
    Ve tüm kederlere Taksim umursamazlığın?
    Hangi vakit çınar diplerine sır mabetlerden,
    Bir lokma huzur bulaşsa diline,Eyüp kokardı tenin
    Sancılı keklik ocağındı Beykoz,
    Onurunla boylandırdığın kızıl lalelerin
    Rasathane'nin kuytu köşelerinde başsız kalışlarında

    Yüreğimizi ılındıran umutdanlıklarla,
    Hüzün demlerdin ya Çamlıca'da

    Sen ki,Kızkulesi'nin efkarına ortak ederdin kendini,
    Yağmurlar ağladığında sana
    Bağrına basasın gelirdi boynu bükük toprağı

    Baksana İstanbul,
    Fatiğin yurduna sığınmış,terkettikçe sahiplendiğin mavi sözlü bebeklerin,
    Artık okşanmıyor saçları
    Ve adları kötüye çıkıyor Beyoğlu'nda,
    Kaçtığı müddetçe beyaz kalacak güvercinlere
    Gölgeler satan kızların

    Yine,ansız baltalanılıyorsun kelebek kanatlarından,
    Avaz avazken sen zirvelerde
    İnan, yokuşlarının çıkışı değil eli boş dönüşü yoruyor adamı

    Çünkü dizlerimizin bağı,şeytan silüetlilerin parmağında halka,
    Gönlümüzden kaydırılıyorsun İstanbul,türlü zorbalıklarla
    Bu teknolojik çaresizliğin panzehiri yoksa,
    Gözyaşı tortulu tövbeleride mi yok?
    Öyleyse,Allah'a ısmarladık İstanbul,yarınlarını

    ''kafana yattıysak, dizine yatmasak da olur
    bizi hep özle İstanbul''

     
  6. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    ALTI ÜSTÜ AŞK'TI

    Altı Üstü Aşk'tı...
    Bir ölümlüktü yani. Bir kere canın çekilecekti tırnaklarından yukarı, topu topu tek nefes tutulacaktı. Gözlerin kuruyacaktı, kanın sızmayacaktı, görmeyecektin en basiti, tek yüz görümlüğüne kaç yürek boşaltıldığını…

    Aştı üstü aşktı.
    İlkbaharın adıydı sonbahar. Annem ölecekti en fazlası parmak uçlarımla. Saçlarım asılacaktı iki bakır tel arası. Bir küçük mor menekşe toprağa başkaldırmanın bedeliyle zemheriye kurban edilirken, bu kenti kuşlar terk edecekti. Yağmurlar yine düşecekti İstanbul’un yanağına, Kız Kulesi’nin şalını savuracaktı rüzgâr Marmara’nın titrek omuzlarına. Kaçmalarını, ürkek adımlarını kör bir kâhinin ellerine satan denizkızlarının dili damağına yapışacaktı.

    Acıydı…
    Altı üstü aşktı, cürmünün yoktu izahı. Anlaşılmaktı adı tüm anlaşılmamazlıkların! Yatsıya kadardı, iki damak arası başı ezilen yeminlerin ömrü. Okşanmayan yetim başların sancısı midelere vururken, bir somun ekmeğin hülyasına uykusu kaçacaktı gecelerin. İliklerimdeki zerre hayal ile beslenen bebekler düşecekti rahmimden ayaklar altına. Gri kentlerce ezilecekti başı. Ve ben ağladığımda yağmur duasını bırakacaktı melekler!

    Gittikçe aşk oluyorsun, dur!

    Altı üstü mor bir bakıştı, çürük yaprak yeşili. En fazlası canımı alırdı, en azından aklımı! Yalnız na-pak aynalar bilirdi en çirkef halimi, yanaklarım pul pul dökülürken iki avuç arana. En fazla Eyüp mezarlığında tek kişilik boşluğa iki tecessüd sığardı. En çok İstanbul özlerdi bizi, kursağına dolanırken düşlerimiz Salacak’ın. Dalgalar çelme takardı, yüreğimiz sürçerdi her ‘‘yağmur toprağa düştüğünde’’… Kulaklarını tıkardı, alıp başını terki diyar ederdi Beykoz’un iniltisinden çetr-i nur. Sonra, ağlayamazdım el yordamıyla sarılıp yastığıma. Naren bir gece meltemi yalarken sol yanağımı, ta uzaklardan mest-i rayiha yayılırdı iğreti güvenlerimizin üstüne,
    ‘‘ölümlerden ölüm beğen benim için, sana en fiyakalı yenilgimi sakladım’’
    En kıyabildiğin yanımdan hani, serçe parmağımdan başla mesela, tutun/ma!

    Altı üstü ab-ı hayattı…
    Küstah bir sağanaktı gözlerimizi sırılsıklam üşüten. Kalınamazdı, varılamazdı, aranılsa bulunamazdı, oysa bulunduğunda anlaşılacaktı ne çok aranıldığı. Kendinden geçirirdi adamakıllı, titretirdi. Tırnakların mora çalacaktı, omuzlarından iki ölü kol asılacaktı, dişlerin sızlayacaktı en çok! Kayıp kentlerde bir küçük kızın gözlerine tecavüz edilecekti koca cüsseli aldanışlarca.

    Sözleri çıkarsız araflara takılandı. İmtihandı. Sırrı en ifşa olunmayandı. Kimselerce en bilinendi oysa kimselerde en bilinmezlikti! Karmakarışıktı işte, hayat kadardı, uslu değildi.
    Altı üstü aşktı, beğenilemedi. Beğenilen olmayı diledi en çok, denedi, denemek hiç beğenilesi değildi. İçinden çıkamadı sonra, dışına varılmayandı, varılsa durulmayandı. Hak dileyendi hak bilmezlere. Bilemezdi, hakkına girilendi!

    Gün aşırı lev'-i garâmdı…
    Her sendeleyişimde yeri alnından öptürecek kadardı. Düz yolda sırt üstü vurgundu şimali.
    Korktuğum kadardı. Toplasan beş para etmez, satsan paha biçilmez. Ne siyahtı ne mavi, esmerdi teni, gök/yüzünün rengi. Bir lokmanın bedeliydi, Cebel-i Rahme tepesinde Firdevs sancısıyla dünya doğurtan! En fazla Kabil kadardı kini, en az Habilce masum, mazbut ve mai.
    Belden altı karga leşi, sol yanı çöl güneşi, dili süt kokulu sabi. Say ki İsrafil suru, say ki melek-ül mevt süruru…

    Altı üstü aşktı işte, cennet kokuşlu el-alem kaçkını. Bu diyarın serabı, tenezzülsüzlüğü leyla’nın, mecnun’un miracı, züleyha’nın garamı, yusuf’un dermanı, ferhat’ın illası, belkıs’ın nazı, varlığında ikram olunan nevfel tadı…
    Aslı astarı bir sen kadardı. Ölçüsü alındı, boyu az biraz kısa, umutlarımdan uzundu kolları. Mahlukata neşve, Rahman’a işve, varlığı yokluk üstüne kisveydi. Atsan atılmaz, satsan, yüreğimdi ilk talibi. Yangındı işte, yanılgındı, ılgındı. Üç harfinin hatmi vacipti, beş harfi ölüm.

    Altı üstü aşktı…
    Düş’müşüm!

    Görüşmemiş bir şehirdi belkide adım. Ne keşfe müsait, ne ihlale na’müsait. Kefen boyu çırılçıplak yalnızlıktı. En fazla gecenin gözlerinden düşen kireçli su saçlarına dipnot düşecekti özgeçmişini. En kârlı zarardı, en nimetkar ziyan. İstiare başı beklerken direnen uykularım, sensizlik düşlerimin başına vuracaktı. Ketum heceler dilaltına düşecekti, ben sana iki yana düşmüş kollarımla güneşli günler toplayamazken güncemden. Arzın içi titreyecekti, meleklerin kalemi devrilirken alnımızdan yukarı.

    Altı üstü, sevdafeza…
    En fazla bir kez çalardı kapını, en hevesli yanın sağırken.

    Ahh’tı!
    Kovulmuştu cennetten bir kez, dünyaya biçilmiş süslü kaftandı.

    Aşk’tı!
    Ölmek için yaratılmıştı!


     
  7. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    SARAYDAN ZİNDANA MEKTUP VAR ! III


    yine ..
    ve yeniden aşk/la!
    …

    bir nesir daha eklensin Kenan ilinin zulmeti nikab bilmiş gecelerine!

    Ya hun!
    Ak’a hiç leke düşürmemekti masumluk .. biz Havva’dan bu yana masum değiliz! Bürü üstüne toprağı Adem , aşk çıplak!


    İbtilayken g/özün en hüsna nisalara, görmedin(mi), duymadın (mı) firdevs de adı Rahman’a aşk yazılanı, aşk ne ola ki bilmedin madem, şimdi tekrarla hadi;
    ‘’ eşhedü , aşk ziyan(ın) ! ‘’
    teşvik ettik seni defahatle tövbe ağacından rızıklanmaya, ikramımıza red buyurdu enaniyetin. Bildik ki sen niyetliymişsin cennetten sürülmeye.. öyleyse ‘ hoş geldin kabil ’ kardeş canı dökmeye!


    Görücüye çıkardık da dilimizi beğenmedin, oysa haklıydık terazinin öte kefesine kurulan sen olunca! Biz aşka hiç şirk koşmadık Yusuf! çıldırarak kıskan , biz kadar kıymetli değil işte kurban ettiğin!
    Kuyumu kazarken tırnağıma bulaşan necistin, özür saydım, abdest bozacak kadar bile değilsin!


    Uyan Yusuf , vakti değil kaylulelerin!
    Kalk ve hükmet geçmiş gelecek isyanıma, ben ki rüzgarın öz kızıyım, güzüme erişemezsin! Titremiyor kirpiğim kasırga niyetine çeyrek solukla üflenen nefesinden... kaybedeceğim yokluklardan yana asiyken benlik, işittim ki kalemin karşısına başın doğrultup dikilmişsin. Sür saltanatını Yusuf, şanı imtihan olanın sol kesesine mahfi gizler iliştirirken sahibi, haddimi bildim! Seni sana tükürmem ki sen senden razı değilsin!
    Otur yamacıma hadi, dilini keselim…


    Bak!
    Nasibinden nasılda siliniyor uluorta kitabetin.. bilirim bu yüzden hayali halavetine sus eledin. Geceye neşter kesikleri atacak kadar konuş yusuf! siretinin kuyu karanlığı cenin soğukluğunda boşluk, ne ele geliyorsun ne de yaralayıcısın artık! Yalancı zaferlerin beşiğini salla şimdi kıyamet ninnileriyle, altına kaçırdı aldanışların!

    Kahretsin, değersin!

    Ar et Yusuf , bizi her gece vicdanınla aldatışından!
    Sıklaştı (mı) sancıların!? aslını doğuracaksın.. ezanını okumak bana hak kul/ağına!
    Ve adın
    hiç/bilmeyeceksin!

    (adres yazmıyordu mektubun sol yanında.. bu kadar alınma günahına harfleri, kendini ele veriyorsun)


    geceydi eylül..





     
  8. Papatya
    Meşgul

    Papatya Sözlerimi Geri Alamam.* Süper Moderatör

    Katılım:
    6 Ağustos 2012
    Mesajlar:
    16.309
    Beğenileri:
    5.866
    Ödül Puanları:
    10.980
    Yer:
    Seattle.
    Banka:
    5.572 ÇTL


    KIYAMA KALK EY AŞK-I SÜCUD


    -Kıyama kalk ey aşk-ı sücud-
    Kan damladı gökkubbenin şakağından yazgıma!
    Bozuldu düşüm!
    Bir nefes lazım şimdi bana ölmek için!

    Eyy ardından koşarken ardıma kalan yar! Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü... söyle istanbuluna, değmeyin artık bana.Ölesi aşikar, sereserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğunda.Sırtımda yalın bir aşk ,kulluk namına!Örtün mahrem sızılarımı örtün ,
    utanıyorum arzdan!
    VENNECMİ ! Zelilim el aman !
    Didik ettiler taa içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim.AŞK ! dediler. Sustular! Meylettim diz üstü!

    Berzahındayım. Gayrı ölümsüyorum içimi, gülümseyerek
    Cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakadıyım! Bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar Ellerim.Düşün yakasından yarin.Dilim sus, günah kadar!
    Hadi! Ör saçlarını nil kıyımına Züleyha,yum gözlerini aleme ki bilmesinler , leyl çökmüş kirpiğinde bir
    Yusuf lekesi var !!!

    Doğruluyorum yâre kıyamdan!
    BİSMİLLAH!
    Bu aşk sana AŞİKAR!

    Vaktidir.. LA Azrail, nazar etme ömre !
    Ve sen ey aşk! Kalem hakkı için söyle! Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen!Hep ölüme özentili ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin..? Dünlerinden yitik Orta Asyanın bağrına yamanan ,kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın, ümmete kanayısı
    Ömrün bir sus boyunda mıydı ki ölçüsü alındı? Kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyvallah,kursağıma dolandı
    Peki neden yüzün bende hala? Sahi Senin gitmelerin hep ardına mıydı..?

    Ahh şehr-i yâr! Derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına
    Heyhat İstanbul!.. Az durulsana

    Zelilim? arasatta yalan sayılmaz sandım yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde tattım
    kızıl elmadan
    heyyy! Beni hüzne yalnız ayartan iblis! Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! İsrafil üflüyorken sururu şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! Tırnağımdan başla içimi sökmeye eyy Meryem, heybende ki hurmayla damağımı ısla Yum beni Yusufun gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma
    çenemi bağla yar! Ki lanetlenmesin aşk! Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak!
    gelmeyi istememişti hiç?
    böylesi gidişi istemediği kadar!!

    şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! Ki aşk değil midir ,
    iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak Değil midir ki aklı çarık yapıp,
    yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından cazet almak
    Firdevs-i a'lasındayım aşkın Son durak
    Önüme durma anneee..! Heveslendim bir kere , ölesim var. Eteğine düşen kor vurmadan ciğerine,
    hadii dikil şehr-i yârin alın hizasına. İyi bakk!... Bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalınayak.
    Koşşş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak.

    ''o yar..nefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce.
    Dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye.
    Kınalanmış gayrı, dönüş yok ki geriye.
    İzzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisiii...
    Kızım
    Kurban oldu
    Aşka!''





     

Sayfayı Paylaş