• Kazandığınız her 1000 ÇTL birikiminizi 5 TL ile değiştirip ödeme alabilirsiniz...

Sahipsiz Günlükler

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
SAHİPSİZ GÜNLÜKLER NASIL BULUNDU, NEDEN YAYINLANIYOR



Eski kitap alıp sattığım uzun yıllar boyunca, genellikle tozdan yılmış kadınlar ile geçmişinden yılmış erkeklerin isteği üzerine evlerden, yazıhanelerden kaldırdığım kitaplar arasında, ciltli ajandalara, harita metot defterlerine, orijinal yahut alelade defterlere yazılmış çok sayıda günlük de çıktı.

Yalnızca maç yorum ve sonuçları, günün sıcaklığı, izlenen filmlerin, okunan kitapların isimleriyle bunlara layık görülen puan ya da yıldızları, ilk kez pişirilen yemeklerin serencamları gibi günlük hayat rutinlerine odaklanmış ve bu nedenle kişisel sırlar ya da iç dökmeler gibi, bir günlükten en çok beklediğimiz şeyleri barındırmayanları saymazsak tam olarak, sahibini yitirmiş 27 günlük...

Doğrusu; haftada bir kez aynı gün ve aynı saatte aynadaki görüntüsüne bakıp gördüklerini günlüğüne not eden adamın, kedisinin eve gelen misafirlere davranışlarını not eden kadının, geceleri sokaktan gelen sesleri duyduğu şekliyle harflere dökmeye çalışan ve cinsiyetini tayin edemediğim şahsın yazdıklarını da bu listenin dışında bıraktığım için içim o kadar da rahat değil.

Neyse. Sonuçta, geçerliliğinden emin olamadığım bir sınıflandırma sonucu bir kenara ayırdığım bu 27 sahipsiz günlüğü bir kere de ardı ardına okuma isteği duydum ve bunu yaptım.

Günlükleri okurken iki şey çok dikkatimi çekti:

Birincisi, insanlar günlüklerinde, hayatın küçük, sıradan olayları hakkında daha uzun, hayatın büyük acı ve sevinçleriyle ilgili ise çok daha kısa yazıyorlar. Bunu yorumlamak istemiyorum.

İkincisi, birbirlerinden ne kadar farklı karakterler olmuş, birbirlerinden ne kadar farklı hayatlar yaşamış olsalar da hissettikleri ve bunları ifade biçimleri birbirlerine çok benziyor. Öyle ki bir süre sonra bütün günlükleri aynı kişinin yazdığını düşünmeye başlıyor insan. Bunu da yorumlamak istemiyorum.

İstediğim, 27 günlüğü yayınlamak ve bu konulardaki yorumları size bırakmak. Ama günlükleri ayrı ayrı yayınlamayacağım, her birinden kısa bölümler alacağım ve bunları karıştırarak yayınlayacağım. Okunan günlük parçalarının kimlere ait olduğu konusunda fikir verebilecek hiçbir detayı da paylaşmayacağım. Böylece hem günlüklerin tamamını paylaşmış hem de buna rağmen, yazanların mahremiyetine de sadık kalmış olacağımı kabul ediyorum. Ancak hastalık düzeyinde dikkatli okurların hangi günlük parçalarının aslında aynı kişiye ait olduğunu ve bu kişinin nasıl biri hatta tam olarak kim olduğunu bulup çıkarabileceğini sanıyorum. Göreceğiz...


-alıntı-



-​
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
KARAKOLA GÖTÜRÜLEN KANIT
1997, 1998 o yıllar olmalı. Yine böyle uzun bir bayram tatili ama yetişmesi gereken de çok iş var. Ne zaman yok ki. Ajanstan eve bilgisayarı götürdüm çalışırım diye. O zaman demek evde bilgisayar yokmuş, ne garip. Anneannem de bizde kalıyor o zaman, hastaneye getirip götürüyoruz. Ben çalışırken durup ekranı seyrediyor, halime üzülüyor. Yine böyle seyrederken, "O sinek nasıl girmiş ki televizyonun içine? Kaç gündür de çıkamıyor yazık" dedi. Bilgisayarı televizyon, ekrandaki imleçi de sinek sanıyormuş kadıncağız.

Neyse, bitti sözde tatil, döndük ajansa. Herkes oraya buraya gitmiş anlatıyor. Ben de işte anneannemin sinek hikayesini anlatayım dedim ama hiç ilgi görmedi. Herkesin ninesinin dedesinin böyle ne hikayeleri varmış meğer. Bir tanesini hiç unutmadım. Arkadaşın dedesi vaktiyle radyo reklamlarına takmış. Aynı adam bir onu methediyor bir bunu methediyor böyle rezillik olur mu, belli ki insanları kandırıyor diyormuş. Tutturmuş, adamı şikayet edeceğim diye. Bir gün, elinde radyoyla evden çıkarken zor durdurmuşlar. Karakola götürüyormuş radyoyu, şikayetine kanıt diye.
İnsana dokunuyor gerçekten de yaşlıların bu halleri. Bizim hallerimize ne diyecekler bakalım.
(Sahipsiz Günlükler'in aşağıdaki bölümünün kendisine hatırlattıklarına dair bir okurun gönderdiği yazıdır.)

Acayip şeyler örüyoruz başımıza
Nenem tığla acayip şeyler örüyor. Küçücük şeyler. Nedir bunlar diye sordum. "Kış geliyor, radyonun içindeki küçük insanlara kazak örüyorum" dedi. Gülmemeye çalıştım. Nasıl vereceksin nene dedim, açmak yasak radyonun içini. "Gece ışıklar sönünce onlar gelip alır, hep yaptıkları şey" dedi. Ona öyle çok inanmak istedim ki.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
O KADINI ÇOK İYİ TANIYORUM



(Klinik psikolog sayın S.N.'nin Sahipsiz Günlükler sayfasında yayınlanan Benden Bana Tavsiye başlıklı bölümden yola çıkarak yazdığı yazı.)

Mesleğim gereği çok sayıda insanla uzun uzun konuşuyorum ve sanırım bu nedenle herkesi birbirine benzetme oranım ortalamanın üstündedir. Ne zaman tanımadığım birinden konuşulsa, bir danışanımdan söz ediliyor sanıp huzursuzlanıyorum. Hepimiz öyle çok birbirimize benziyoruz ki.

Mesleki bir ilgiyle de izlediğim Sahipsiz Günlükler sayfasında yazdıklarıyla karşıma çıkan bir kadını ise belirli bir danışanıma benzetemedim. Çünkü o kadın, benim tanıdığım bütün kadınlara bire bir benziyor.

Şöyle yazmış günlüğüne o kadın:

"O kadar çok Hümeyra dinleyince olacağı buydu. İndirdim saklı kutuları en eski günlüklerimi karıştırdım. Eski beni hiç sevmedim, aşırı yapmacıkmışım. Bir de her lafın başında sonunda sanırım, galiba, sanki, muhtemelen deyip durmuşum. Neyin tereddüdüyse bu. Kendinden bahsediyorsun be kadın, bu kadar bilemeyecek ne var. Bilemiyorsan da yazma, emin olunca yazarsın."

Kendine "be kadın" dememiş olsaydı da bunu yazanın bir kadın olduğundan hiç kuşku duymazdım. Çünkü "eski ben" gibi bir tanımlamayı rahatça kullanabilme, "eski ben"e karşı objektif bir gözle bakabilme, "eski ben"i beğenmeyip eleştirirken yıkıcı olmama, "eski ben"i eleştirme vesilesiyle "bugünkü ben"i yüceltmeme... Erkekler hiç kusura bakmasın ama bütün bunlar kadınlara özgü özellikler.

Bilmiyorum, erkeklerle hiç kendi "eski ben"lerinden konuşma fırsatınız oldu mu? İlk duyacağınız şey şöyle bir şey olur kesin: "Eskisi yenisi yok, ben benim". Olur da eskiden farklı bir biçimde düşünüp davrandığını, zamanla ciddi biçimde değiştiğini kabul edecek olursa da, bunu bir kahramanlık hikayesi gibi anlatır: "Geldim, gördüm, yendim". Yani, "Eski beni yenmem gerekiyordu, yendim. Ben zaten herkesi yenerim."

Erkeklerin bu katı hali, ne yazık ki kendisiyle barışık ve güçlü olmaları gibi anlaşılıyor genellikle. Oysa tam tersi. Bu, erkeklerin kendileriyle barışık ve güçlü olduklarına kendilerini ve çevrelerini ikna etmek için buldukları bir yol. Ama benden duymuş olmayın, bu yol bir çıkmaz sokak.

Aslında, genel olarak kadınlar kendileriyle daha çok, çevreleriyle daha az barışıklar. Ama bunun tam tersi düşünce ve davranışlar sergiliyorlar, çünkü oldukları gibi görünmeyi kendilerine yakıştıramıyorlar.

Erkekler ise tam tersi, kendileriyle daha az, çevreleriyle daha çok barışıklar. Ama onlar da bunun tam tersi düşünce ve davranışlar sergiliyorlar, çünkü oldukları gibi görünmeyi kendilerine yakıştıramıyorlar.

Kendimizle ve çevremizle bütünüyle barışık olmak zorunda değiliz elbette. Değilsek de değilizdir, rol yapmaya hiç gerek yok.

Diyeceklerim bu kadar. Herkese sevgiler.

Belki yine yazarım.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
KENDİME BİR MASAL ANLATTIM, SUSUZLUĞUM GEÇTİ

Uyum

Gezgin bulut, yalnız aya. Parlak yıldız, asi karanlığa. Asi karanlık uysal kediye. Uysal kedi çöp tenekesine. Çöp tenekesi, yırtık terliğe. Hırsızın telaşı, köpeğin sükunetine. Mezarlıkta ıslık, bekçinin düdüğüne. Açık pencere, kepengin kilidine. Kalın kilit, ince tele. Cam kırığı, köpeğin ulumasına. Beyazın kiri, çuvalın örgüsüne. Çuvallar sigaralara. Paralar ceplere. Köpeğin uluması bekçinin düdüğüne. Bekçinin düdüğü, istasyonun boyasına. Boş şişe, Hülya'nın susuzluğuna ne güzel uymuş.

(KENDİME BİR MASAL ANLATTIM, SUSUZLUĞUM GEÇTİ
Burada paylaşılan günlük parçalarının bütün "hikayeyi" anlatan kısa bölümler olmasına dikkat ediyorum. Ancak Sahipsiz Günlüklerin içerisinde biraz açıklamayla daha çok anlaşılacak ve keyif alınacak bölümler de var. Bu parça onlardan biri. Bu günlük parçasının öncesini ve sonrasını okuduğumuzda anlıyoruz ki, hayatının o döneminde, başucunda bir şişe su, bir bardak, bir kalem ve günlüğüyle uyuma alışkanlığı olan bu hanımefendi, bir gece vakti "deli gibi susamış" bir halde uyanıp şişenin boş olduğunu görüyor ama yataktan kalkmaya üşeniyor ve günlüğünü alıp böyle bir şey yazıyor ve yeniden uykuya dalıyor. Sabah kalkınca da yayınladığımız bölümün sonuna şu cümleyi ekliyor: "Kendi kendime bir masal anlattım ve susuzluğum geçti. Ne güzel şeylersiniz siz kelimeler".

Not: Günlüğün sahibesinin 5 harften oluşan ismi tarafımdan değiştirilmiştir.)



Derin özlemler
Ruhuma bir sivrisinek musallat oldu. İkinci ayın ortasından beri böyle. Fikirlerimi yeniden kurtçuklar sarıyor. Hayallerim bariz birer uçurum yine. Hissetmeyi özlüyorum. Hiçbir şeyi değil, sadece hissetmeyi özlüyorum. Bir yetime alınan hediyeymişçesine, hissedebilmeyi özlüyorum. Neyi olursa.

Yaşama mesleği
Ceketimin düğmesini diksin diye girdiğim terzi filozof çıktı. Babası kuyumcu olmasını istiyormuş amcası izin vermemiş. "Parayı az, dünyayı çok görsün bu oğlan" demiş. Meğer eskiden kuyumcular genç yaşta asitten gözlerini kaybedermiş. Amcanız size büyük iyilik etmiş dedim. "Orası meçhul" dedi terzi. "Evet, dünya güzel yerdir ve paraya çok bakarsan dünyayı tam göremezsin. Lakin parayı az görürsen de dünyaya bakmaya hevesin kalmaz”. Yaşamak bir meslek olsaydı ip cambazlığı olurdu.

Hayatımız avantür
Askerlikle ilgili bir mesele için karakoldan çağırdılar, yürek Selanik gittim, neyse halloldu. O sevinçle karakoldan nasıl çıkmışsam, arkamdan bir ses:"Annee, kötü adam polisten kaçıyor anne". Küçük bir kız yaygara koparıyor. "Ben kötü adam değilim, Cüneyt Arkın'ım" dedim ama nafile. Yaygaracılık fıtratında varmış, başladı "Annee, abi Cüneyt Arkınmış" diye bağırmaya. Hayat dediğin biraz avantürlü olacak ama şöhret bana göre değil.

Mutluluk
Güzel bir gündü. Hastane bahçesine kader kısmetçi, mahcup bir çocuk geldi, neşeyle kazıdık durduk. Oğlanın "bizde boş yok" diye verdiği, kartondan hallice gofretleri zevkle kemirdik. Sonra gün boyu çocuğu taklit edip "şans, talih, kader, kısmet beş kuruuuuş" deyip durduk. Bizi bu hastaneye mecbur eden şans, talih, kader ve kısmetimizin neticede beş kuruşluk değeri olduğunu ilan etmek bize iyi geldi.
(Bugünün "kazı kazan"ına benzer bir mantığı olan "Kader Kısmet" büyük ikramiyenin çikolata olduğu, amorti olarak tatsız tuzsuz, gofretimsi bir şeyin verildiği bir tür piyangoydu. 70'li yıllarda, yaz olunca çocuklar "Kader Kısmet" kutusunu bakkal ya da kırtasiyecilerden satın alır ve genellikle günlükte belirtilen tekerlemeyle, insanları beş kuruş karşılığında şanslarını denemeye davet ederler.)


Benim sevgili okurum
Kitabım yayınlandıktan sonra bir daha günlük yazmam sanıyordum. Bir yazarın, günlüğüne vakit ve mürekkep ayırması kaynak israfı olur, ilham perilerini incitir diyordum. İkinci kitaptan sonra fikrim değişti. Yazı yazan birinin ulaşabileceği en candan, en halis okur, onu kendi günlüğünde bekliyormuş meğer.

Osman Üstadımız
Bugün Zeytinburnu'nda işim vardı, Sülün Osman'ın tekel bayiine uğradım, yerinde yoktu. Kim ne derse desin, ben seviyorum adamı ama hiç karşılaşmak nasip olmadı. Görseydim, "ver oradan bir paket Yenice bir de Galata Kulesi üstadım" diyecektim, olmadı içimde kaldı. Buraya yazayım bari.

(Sülün Osman ya da tam adıyla Osman Ziya Sülün 50'li ve 60'lı yıllarda Galata Köprüsü, tramvay, şehir hatları vapuru gibi kamu mallarını saf vatandaşlara "satması" ya da "kiralaması"yla tanınan bir dolandırıcıydı. Sülün Osman 1961 yılında davul zurnalı bir törenle tekel bayii açmış ve normal hayata dönmüşse de vefat ettiği 1984 yılına kadar da huyundan pek vazgeçmediği söyleniyor.)


Gizlenemeyen şeyler
Biz ne kadar rol yapsak da çocuk her şeyin farkında. Dün tesadüfen aynı anda odasına girdik babasıyla, nasıl tedirgin oldu. Korktu, endişelendi resmen. "Siz ikiniz gelmeyin benim odama" dedi. Sebebini sordum. "İkiniz birlikte gelirseniz, bana bir şey söyleyeceksiniz gibi olur" dedi. Offffffffffffff offffff...


Aşırı haklılık
Televizyon güzel icat ama babama göre değil. Ne duysa cevap yetiştiriyor. Bugün annem "televizyonla münakaşa etmenden bıktım artık, böyle de film mi seyredilir" diye isyan etti. Babam da “münakaşa değil, hak edene hak ettiğini söylüyorum" dedi. Sonra da pijaması ve yine yanlış iliklenmiş yeleğiyle mağrur, muzaffer bir ev mareşali olarak öldürücü darbeyi vurdu: "Velev ki münakaşa ediyorum, söylediklerimde haksız mıyım peki?"


Yüzüklerin efendisi
Taner'in nişan alışverişinden sonra götürdüğü yer tam bir sükut-u hayal oldu. Zaten ayaklarıma kara sular inmiş, oturayım da hizmet etsinler istiyorum. Yok, illa tepsiyle kendin alacaksın yemeğini. İlk defa böyle bir lokanta açılmışmış, aman efendim ne enteresanmış. Kendi yemeğini kendin alınca modernlik oluyormuş. Neyse ki yüzüğümün taşı İclal’inkinden büyük oldu. Görünce ne kulp takacak bakalım.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
DOKTORUM MACERA İSTEMİYOR

Plan program
Yeni senede yapılacaklar
  • Lokantanın gelinime devri sağlanacak. Semih yenilik bahanesiyle yemeklerle dekorla çok oynuyor tasvip etmiyorum.
  • Köye gidilecek, Azim efendiden helallik alınacak. Değirmendeki hadisenin kazaen olduğu teyit edilecek.
  • Kemanın tamiri sağlanacak, derse başlanacak.
  • Lokanta gelinime, torunuma yahut her ikisine müştereken devredilecek.
Tatlı mektup
Yirminci mektubu geldi bugün babamın. Dedeme hitaben yazmış yine. Bizim gözlerimizden öpüyor, anneme selam göndermiş. Münih’te uyanık bir İtalyan dükkan açmış helva, baklava satıyormuş. Kapış kapış alıyormuş bizim işçiler. “Hanımımınki kadar güzel olmasa da gurbette ağzımız tatlanıyor işte” diye yazmış. Annem kıpkırmızı oldu, güldüğünü herkes gördü. Yarın ya baklava açar ya da helva kavurur mutlaka.
Pele'nin kramponu
4 Mayıs 1972. İshal-i kelamda bugün:
“Pele’nin takımı Santos Fenerbahçe’yi 6-1 yendi. Dolmabahçe Stadı’nın çimleri sonunda büyük kralın kramponlarıyla da çiğnendi. Ama Pele’nin o yumuşak ayaklarının çimleri ezer gibi değil de okşar gibi bir hali vardı” buyurmuş muhabir. 6 gol yemişiz, adamın zevzekliğine hiç tesir etmemiş. Sen ya krampon tekmesi yemedin ya okşama nedir bilmiyorsun.
(İshal-i kelam: Çok fazla ve boş konuşma hali, söz ishali.)
Korkutucu
Mahallenin veletleri bir erkek çorabına kum doldurmuş, kesik ayak bulduk diye milleti korkutmaya çalışıyordu. Para verdim et, kemik alın, çorabın ağzına yerleştirin, korkutucu olsun dedim. Beş dakika sonra kasap geldi kapıya, parayı tutuşturdu elime, beni haşladı gitti. Bir şey demedim. Kasabın ciddiyetiyle benim umursamazlığım aynı şeyi örtmeye çalışıyor gibiydi. Gizli korkularımızdan ölesiye korkmakta haklıyız belki de…
Bir sabır abidesi
Misafirler gittikten sonra babam hepimizi toplar, bir muhasebe yapmamızı isterdi. İkram yeterli miydi, saygıda kusur ettik mi, aile birliğimizi güzel sergiledik mi, sohbet tatlı seyretti mi... Hepsini ailece değerlendirirdik. Bugün bunu Kadri'ye anlattım, bizimle alay etti. Sözlerinin beni üzdüğünü, yaraladığını söyledim, bu durumu hamilelik dolayısıyla hassas oluşuma yordu. Ya sabır, ya sabır.
Merak işte
Alın yazısına karşı gelinmez haşa, kadere inancım, sabrım, tevekkülüm tam ama bu kadar çok, bu kadar acı imtihan edilmeme sebep neydi? Zinhar isyan etmiyorum, merak ediyorum.
Komik yahut üzücü
Bu yatışımda yalnız komik olayları yazacağım diye karar almıştım ama hastanede olaylar komik mi üzücü mü karar vermesi güç oluyor. Bugün misal, aklı her dakika gelip giden Hilmi amca çırçıplak gezerken gençten bir doktor gördü, bağırdı. Şeref amcanın doktora dediğine deli gibi güldük: "Yakında öleceğini bilenlerin, hayatlarına çılgınlık katması adettendir doktor bey evladım".
Büyük bir sır
Bugün oğlum hayatının ilk sırrını açtı bana. "Ayşe'nin paltosunu görünce gülmem geliyor. Kimseye söyleme ama" dedi. Kreşin girişinde bebelerin paltoları için askı var, orada görünce içeride olduğunu anlayıp mutluluktan gülüyormuş. 3 yaşında ama hayatın en büyük dertlerinden birine düştü bile. Kimselere söylemem kuzum benim, sen hiç merak etme. Hele o Ayşe'ye hiç.
Çakı gibi
Olmayacak iş yaptım bu yaşta. Masaya baş harflerimizi kazıdım çakıyla. Şirin Erbaa Kıraathanesi, Yılmaz Güney resminin altındaki masa. Yaşlı bir adam başını sallaya sallaya beni izledi, dert etme halden anlarız, der gibi. Çıkarken çakıyı ona bıraktım, şaşırmadı. Bir şey olsa otobüsü kaçırsam istedim. Otogarda nane şekeriyle yeni çakı aldım, kendimi güçlü hissettim. Şimdi o histen eser yok.
Doktorum macera istemiyor
Rüyalarımda şüpheli bir husus var. Rüyanın bir safhasında ayılıp olayların nasıl seyredeceğine dair kendimle pazarlığa girişiyorum. Kendimi ne surette ikna ettiysem rüyanın geri kalanı da o şekilde cereyan ediyor. Diyebilirim ki rüyalarıma inancım kalmadı. Bunu doktoruma anlatsam "olabilir tabii" deyip geçiştirecek. Adam maceraya kapalı bir tip, benim olmayacak bir şey söyleme ihtimalimi baştan yok saymış bir kere.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
BİR FUTBOL MUAMMASI

Bir ahlak sınavı
Fakirlik fakirlerin bir kusuru, zenginlik zenginlerin bir meziyeti midir? Bileklerimi kesseler bu soruya müspet cevap veremem. Sorulduğunda insanların ekserisi de vermez görünüyor lakin sadece lafta. Fiiliyatta herkeste fakirleri hor görme, zenginlere tabasbus hali. Hem de ne. Tam bir tabasbus-u kelbane. Maalesef herkes böyle, benim en yakınlarım dahil.
(Tabasbus: Yaltaklanmak. Tabasbus-u kelbane ya da Tabasbus-u kelbî: Köpek gibi yaltaklanmak.)
Bayılan bayılana
Tam bir rezalet. Sen üç gün uyumadan nöbet tut sonra da vitrin bakmaya çık. Elin adamının kucağına bayılır maskara olursun böyle. Bayılmak ne fena şeymiş, hastaları şimdi anlıyorum. Adam tutmasaydı kim bilir ne halde olurdum. Mülkiye Müfettişi Cevdet Bey. İki arada bir derede tanıttı kendini. Bugün de çiçek göndermiş hastaneye. İfrit oluyorum şu Leman Hemşireye, ne var öyle sinsi sinsi gülecek.


Ruh intizam ister
Dört duvar içinde edilen beddualar ilanihaye dört duvar içinde kalır, haneye uğursuzluk getirir. O sebeple, dizlerim sızlasa da her gün muntazaman bir defa sokağa çıkıyor beddualarımı edip geliyorum.
Bir futbol muamması

Metin Oktay bugün yine sordu: "Baba biz hangi takımı tutuyoruz?" Aynı cevabı verdim, canı sıkıldı çocuğun. Üzülüyorum. Baba oğul bir takım tutalım istiyor, olmuyor. Futbolu ölesiye seviyorum fakat hiçbir takımı tutamıyorum. Beşiktaş'tan Sabri'yi, Fener'den Cemil'i, Galatasaray'dan Metin Kurt'u, Trabzonspor'dan Ali Kemal'i, Eskişehirspor'dan Fethi'yi tutuyorum ben. Maçı değil, onları izliyorum. Onlar başarılı olsun istiyorum, takımları umurumda değil. Niye böyleyim bilmiyorum.


Biletsiz seyirciler
Edip Bey filmi beraber seyretmeyi teklif etti bugün çok şaşırdım. 2 yıldır sinemanın gişesindeyim, adımı bildiğinden bile emin değildim. Herhalde ilk kez yerli göstereceği için tasalandı, benden medet umdu. Başka türlü düşündüğünü zannetmiyorum ama filmden çok beni seyretti sanki. Göz göze gelince resmen utandı. Bu ne ola ki. Feride'yle Kamran'ın 12 sene sonra kavuşmaları menfi tesir etti Edip Beye. "O kadar ömrümüz olduğunu bilsek 22 sene de bekleriz ama" dedi. Gözlerinde keder gördüm, içime dokundu.
Gurur Kaynağı
Acısı içime oturmuş tokatlar, yumruklar, kemerler olmadı benim hayatımda. Çevremde ana babasından dayak yememiş tek kişi oldum hep. Babam da hiç babasından dayak yememiş. Dedemin eli dayağa varmazmış, babaannem dövermiş pederi. “Ben o yüzden bu hayatı tam idrak edemedim" derdi. Suçu başkasında arayıp bulma ustasıydın Ali Nezihi bey, bu halimi görsen benle gurur duyardın.
Filiz Akın'ın gülü
Bugün Yasemin'le okulu asıp Grand Gazinosu'na Kadınlar Matinesine gittik. Lise formalı iki kızız diye önce içeri almadılar, annelerimizin içeride olduğunu anlayınca bıraktılar. Lüks bir gazino, evden dolma, köfte götürülmüyor. Her şey güzeldi ama Filiz Akın sahneye çıkınca güzellik rüyaya dönüştü. Şiir okudu, dans etti, şarkı söyledi. Sahneden inerken elindeki gülü fırlattı seyirciye, benim avucuma düştü. Parfümünün kokusu sinmiş, öyle güzel kokuyordu ki. Filiz Akın'ın gülü bana uğur getirecek biliyorum. O eşek sıpası üç vakte kadar beni sevdiğini itiraf edecek.
Gurme eder insanı bu şehir
23 Şubat 1978. 6 aylık vazifem bitti, yarın Adana'dan ayrılıyorum. Bu süre zarfında sudan çok şalgam içtim ve artık ideal şalgamı tarif ve tayin edecek seviyedeyim. İdeal şalgam: Dilin ucuna sirke hissi verecek, üst damak ve dil ortasından zeytinyağı kıvamında akacak. Dilin yanlarında şalgam havucunun tadı güçlü biçimde hissedilecek. Dilin gerisinde isli bir tat bırakacak. Boğazda "gazoz mu yoksa" şüphesi uyandıracak ve netice itibariyle hazza bağlı olarak, eser miktarda bir baş dönmesine sebep olacak.
Hak edilmiş bir lüks
Nihayet burs parası elime geçti. llk iş kumaş alacağım. Hayat Mecmuasında eski İran Kraliçesinin fotoğrafı vardı. O elbisenin aynısını dikeceğim kendime. Cumartesi annemle Kızılay'da bakarız. Ulus daha ucuz olurdu ama bu lüksü hak ettim. Fakültede ilk senenin ilk sömestri lise kıyafetimle geçti. Üzüntüsünü çekmedim desem yalan olur ama artık bitti. Allahtan dikiş geliyor elimden. Cumartesiye de 54 saat var daha.
Tecrübe eksiği
Birilerine bir şeyler demekten çok, neler diyeceğimi planlamaya harcıyorum ben enerjimi. Kafamda planladıklarımı demeyi de başaramıyorum hiç. Bu bakımdan kondüzyonsuzum. Fare korkumu yeneyim diye babam beni kömürlüğe kitlemişti ilkokulda. O zaman bile kafam oradan çıkınca babama bu yaptığının yanlışlığına dair diyeceklerimle meşguldü. Hiçbir şey diyemedim tabii. Kafam diyeceklerimle meşgul olduğu için yeterli tecrübeyi edinemiyorum gibi geliyor. Yaşıyorum ama tecrübe edemiyorum.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
BENDEN BANA TAVSİYE

Mohikanların imajı
Mutfakta soğan doğrarken salondan duyduklarım: Abi, annem niye ağlıyor? Eskiden senin ikiz kardeşin vardı, Mohikanlar kaçırdı ona ağlıyor. Baba kurtaralım kardeşimi ne olur. Ağlama kızım, kurtarırız. Kardeşim de kız mıydı? Tabii kızdı, onlar sadece kızları kaçırır, sıra sende. Yanlış tanıtmasana Mohikanları kardeşine oğlum.
Delilerim benim, sizi çok seviyorum.
Aşkın terazisi olsaydı
Yıllar sonra Nevin’i gördüm bugün. Muzaffer Hoca’nın kıymetlisi. En güzel kızıydı Dil Tarih'in. Herkes ona, o Muzaffer Hoca’ya aşık. Hoca gitti Amerika’ya, Nevin kaldı geriye. Yıllar hocayı aldığı gibi, Nevin'i de almış Nevin'den. Aşkın ıstırabıyla saadetini en başından tartmak mümkün olsaydı, kimse aşık olmazdı zannımca.
Benden bana tavsiye
O kadar çok Hümeyra dinleyince olacağı buydu. İndirdim saklı kutuları en eski günlüklerimi karıştırdım. Eski beni hiç sevmedim, aşırı yapmacıkmışım. Bir de her lafın başında sonunda sanırım, galiba, sanki, muhtemelen deyip durmuşum. Neyin tereddüdüyse bu. Kendinden bahsediyorsun be kadın, bu kadar bilemeyecek ne var. Bilemiyorsan da yazma, emin olunca yazarsın.
Çıkmayan kirler
Saatlerce postanede beklerdim, İstanbul'a telefon bağlanınca haber vereyim gelsin konuşsun diye. Metresiyle konuşurdu gevşek gevşek. Bütün postane dinler o hiç oralı olmazdı. Beni de nöbetçi tutardı, not almak gerekirse diye. Hiç gerekmedi. Konuştuklarını ben duyayım diye uydurmuştu not işini. Bunu niye yapardı hiç anlayamadım. Üvey annene önem vermiyorum demek istiyordu belki. Adamın ruhu pis bir bulaşık süngeri gibiydi, temizlerken bile kirletirdi.

Fosforlu Fevriye
Fevri hareketlerimden bıktım, usandım. Fevri hareketlerime kılıf bulmaya çalışmaktan yıldım. Fevriye olmalıymış benim adım. İsmimle müsemma olurdum hiç değilse. Fosforlu Fevriye. Balığı da zerre sevmem. Düşüncelerim bile fevri. Usandım, bıktım, yıldım, illallah dedim yeminle.

Hatıra çamuru
İlkokul karnelerimi sobada yaktım dün. Sarı pembe gevrek kartonlar çıtır çıtır yandılar gökkuşağı gibi renkli parıltılar çıkararak. O parıltılar sobanın üstünde gevreyen mandalin kabuklarının kokusuyla birleşiyor, içim tarifsiz bir mutlulukla doluyordu. Bu sabah külleri boşaltırken ağlama krizim tuttu, gözyaşlarım avucumdaki küllere karıştı, çamur gibi bir şey kaldı elimde.
Krem karavel
Hayatımın en kötü günüydü. İtiş kakış içinde dört buçuk saat bekledim, nafile. Ömrümde böyle izdiham görmedim. Polis film çekilen yeri çevirmiş kimseye izin vermiyor. Demişlerdi de inanmamıştım. Belgin Hanım bir ara 50 metre kadar yakınımıza geldi. Hanımefendiliği her halinden belli. Öyle güzel ki. Karaveli nasıl öyle kalıp gibi duruyorsa. Ellerini iki yana açıp herkese imza veremeyeceğini, çaresizliğini ifade ederken rüya gibiydi. Çığlık atmaktan sesimiz kısıldı.

(Bu günlük parçasında geçen ve aynı zamanda bir tekne türünün ismi olan "karavel" kelimesi Belgin Doruk'ta olduğu gibi, yanağa uzanan saç kıvrımını ifade ediyormuş. Belgin Doruk'un karavelinin düzgün durmasının sırrı da yapıştırıcıyla yanağına yapıştırmasıymış. Edinebildiğim bilgiler böyle. "Krem Karavel" diye bir şey yok. Belgin Doruk'un olağanüstü tatlılığına vurgu yapmak amacıyla, günlükten aktarılan bölüme başlık olmak üzere tarafımdan uydurulmuştur.)
Günlüğün çilesi
Merhaba sevgili günlüğüm. Döndüm sana bak yine. Hiç özlemedin beni değil mi. Hiç düşünmedin, merak etmedin, hatırlamadın beni. Kızmıyorum merak etme. Çünkü yoksun sen aslında. Sen yoksun ama ben seninle olmayı çok seviyorum. Aşk gibi bir şeysin be günlüğüm. Bak artık aşk meşk konularına da gireceğiz ha seninle. Kocam okur mu yanlış anlar mı faslı bitti. Eski kocam o artık. Çaktın? Özlemişim seni be günlüğüm. Aşk gibisin aşk.
Sevda nakli
Çok tuhaf bir his olmalı başkasının kalbiyle uyanmak. Doktor Barnard diye bir hekim Güney Afrika’da 55 yaşında bir adama, bir kızın kalbini nakletmiş. Trafik kazasında ölmüş kız, 25 yaşındaymış. Yirmi beş yaş... Kavak yelleri… İlla vardı o kalpte de biri. Nasıl olacak şimdi…
Çok karışık kaset
Aklıma kazıdığım her bakışının ayrı bir şarkısı var. O şarkılardan bir karışık kaset doldurttum, tanışınca sana vereceğim. Biliyorum çok seveceksin. Herkes var kasette. Nuri Sesigüzel, Abba, Behiye Aksoy, Tanju Okan, Ayla Dikmen, Abdullah Yüce, Gökhan Aburoğlu, Adriano Celentano, Berkant, Tom Jones, Aşık İhsani, Neşe Karaböcek, Fecri Ebcioğlu. Çok seveceksin biliyorum.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
AŞK BİR SESSİZ FİLM


Neye gülüyorduk?
Çiftlikteki çoban çocuklardan birinin kıyafetini giyip dedemi bekleyen ağır misafirlerin karşısına çıkmıştım. Adamlar beni, dedemin zulmünden yılmış bir zavallı sansın diye neler uydurmuştum. Dedem gelince anladı durumu ama bozmadı, o da ne kötü bir çoban olduğumu anlatmaya başladı. Öyle ciddi uyduruyordu ki ben bile şüpheye düşüyordum. Dedem öyleydi, hayatın her nevi boşluğu şakayla dolsun isterdi. Neye güldüğünü unutacak kadar gülmediysen, o günü yaşanmış sayma derdi.
Bir şeref meselesi
Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı sorusunun cevabı yok, çünkü bilginin metresi terazisi, termometresi olmaz. Bilgi ölçülemez, anlayın bunu artık. Her bilgi bilgidir, birbiriyle kıyaslanamaz, yarıştırılamaz. Bildiklerimiz değil, bildiklerimize ve bilgimizin kaynaklarına verdiğimiz anlam bizi farklılaştırır. Her şeyi ölçmek, kıyaslamak ruhumuzun geçirmekte olduğu en ağır enfeksiyon. Bu düşüncelerimin ihtisas sınavı sonuçlarıyla en küçük bir ilgisi varsa şerefsizim.
Bilemeyeceğimiz bilgiler
Eşyalar bana cevap veriyor duyuyorum. Neyi duydum, neyi düşündüm, neyi hatırladım, neyi gördüm, neyi hayal ettim ayıramıyorum ama kaos yok. Eşyalar, sesler ve düşünceler başka bir düzende yine bir aradalar. O düzeni benden başka bilenler de var muhakkak. Onların beni bulmasını bekliyorum, bulsunlar diye izler bırakıyorum.
Sokaklarda göz göze...
Gürhan Amca, babama, beni yolda bir kızla göz göze yürürken gördüğünü söylemiş, babamın çok hoşuna gitmiş. Gelip gidip anneme “dikkatini çekerim, el ele değil, göz göze hanım” deyip deyip gülüyormuş. "Göz göze yürüyorlarsa, bunlarınki büyük yangın" diyormuş. Annem, "adam aşk profesörü kesildi başıma" diye söyleniyor. Göz göze yürüyormuşuz Çiçek, haberin olsun.
Çizgi
Hatt-ı üstüvayı gözle görmek kabil olabilir mi? Bu sualin ciddiyetle münazara edildiğini görünce beynimden vurulmuşa döndüm önce. Eğitim bahsinde bu kadar geri kalmış olabilir miyiz? Neyse ki mesele anlaşıldı. Bizimkiler bir olmuş Burunsuz Nevzat'ı işletirmiş. Burunsuz akşam gelip "Ahdım var, bu gemide hattı üstüvayı ilk ben göreceğim. Mak Artur çizdirmiş öyle mi?" diye sordu. Gülmekle ağlamak arasında kalmak ne demekmiş o vakit anladım.
(Günlük 50'li yılların başında ve Kore'ye gitmekte olan bir gemide tutulmuştur. Hatt-ı üstüva ya da istiva : "Ekvator çizgisi")
Tokat gibi
Sıkıntıdan, ansiklopedi karıştırayım bari dedim, o kadar kupon biriktirdik., Açtım, yabancı bir kadının maddesi çıktı. Kadın bir uzay profesörünün ev işlerine yardımcı olarak çalışırken konuya ilgi duyup mühim buluşlar yapıyor, tarihe geçiyor. Evliliğinde de çok mutsuzmuş, tutup kendini bilime veriyor. Ben demiyorum, ansiklopedi diyor mutsuz diye. Benim yıllardım kendime bile itiraf edemediğim, etraftan gizlemek için onca rol yaptığım bir şeyi gayet normal yazıp geçmiş adamlar. Tokat gibi geldi.
(Bu günlük notunda sözü edilen yabancı kadınla ilgili olarak bir takipçimizin ilettiği bilgiyi paylaşıyoruz: "O kadın Williamina Fleming, o profesör de Edward Pickering'dir. Uzay biliminin gelişiminde sıradan kadınların önemli rolleri olmuştur. Fleming de onların en önde gelenlerinden biridir. Konuyla ilgili bir kaynakta olay şöyle özetlenmektedir:
Williamina Fleming, Pickering’in eşi tarafından işe alınmış bir hizmetçiydi. Fleming’in yetenekleri hızla fark edildi. 10 yıldızın keşfinde, sayısı 300’e yakın parlaklığı değişen yıldızın bulunmasında ve 10.000’lerce yıldızın sınıflandırılmasında kendi kurduğu sistem ile katkıda bulundu."
https://dusunbil.com/uzayda-kaybolup-gitmek-uzay-biliminin…/ )

Vadeli hesap
Alacağı nefesi kaldıysa köyünde alsın, başka dileğim yok. Her zorluğa sabrettim kaç yıl. Benim ona yaptığımı o bana yapar mıydı Allah bilir. Metanetsizdir, yapamaz. Bencil, rahatına düşkün, kıymet bilmez. Köyünden başka bir şey sevdiğini görmedim ömrümce. Ne kaldı geriye? Ruhu huzur bulsun istiyorum Allah affetsin.
Keyiften ziyade iktisat
Bıraktık ailemizi, çoluk çocuğu gidiyoruz. İstikamet Şututgart. Şimdi mola verdik. Herkes uyuyor otobüsün içinde. 3 saat gecikmeli çıktık. Hasan'la Recep son dakika vazgeçtiler, zor ikna oldular. Hiç tanış yok Almanya'da ama görevliler karşılayacakmış ilk biz gidiyoruz diye. Her gidende aynı laf: "İktisada bakmak lazım keyiften ziyade" İyi bir marangoz takımı parası biriktirsem fazladan bir saat durmam.

Bir çığır açılırken...
İcat çıkardım, romanların ilk ve son cümlelerini okuyup bırakıyorum. Tamamını okusam aklımda bir şey kalmaz ama böyle ne okusam aklımda. "Dikkat diye bağırdı bir ses, sanki bir obua ansızın dile gelmişti. / Ve yarım ton pesten, Dikkat" Aldous Huxley - Ada. "Hizmetçi kız önde, Ahmet arkada taşlığa girdiler. / Beş yıl daha yaşayabilsem." Nazım Hikmet Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim. Yazarlıkta olmadı okurlukta bir çığır açarım belki. Çığır da ne tuhaf kelime, sözlüğe bakmalı.

Aşk bir sessiz film
Tazecik aşkımla sinemaya gittik. Sessiz sedasız vizyona girmiş Muhsin Bey diye bir film. Güzel hikaye, oyuncular döktürüyor. Muhsin Bey'e üzülürken, kolumda tek parmakla yapılan küçük vuruşlar hissediyorum. 2 kısa vuruş, biraz ara, 4 uzun vuruş… "Se ni... Seee viii yooo ruumm" diyor belli. İlk söyleyişi. Hiç tereddüt etmeden cevap veriyorum, iki kısa vuruş… Şaşkın bakıyor yüzüme, anladın mı gerçekten diye. Şaşkın bakıyorum yüzüne, öyle mi dedin gerçekten diye...
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
KIZLAR ÇABUK BÜYÜR



Pilav meydan muharebesi
Hayır İsmail Bey, kimse senin pilavına bilhassa taş koymuyor. Bizim de pilavımızdan taş çıkıyor ama kızlar her gün 8 kişiye yemek çıkarmanın meşakkatini bildiklerinden ses etmezler, oğlan da sofra adabına yakışmaz diye susar. Edeplice bir tarafa koyarız taşı. Ömründe pirinç ayıklamadığından bir sende yaygara. Bunları yüzüne demiyorum, anla diye bekliyorum. Çenesi çekilesice, dişleri dökülesice İsmail.

40 yıl sonra hayat
Babam, dedemin giysilerini torbalara doldurup "bunları pazarda hamallara dağıt" dediğinde 9 yaşındaydım. Ölüm, hamallara durumu anlatma zorluğu... Babamın bana yaşımdan büyük bir iş yüklediğini düşünmüştüm. Bugün belediyeden gelip babamın tüm eşyalarını aldılar. Dedemin yeleğini giyip, "yakıştııı" diye soran, bıyığı suratından büyük hamalı hatırladım. 40 yıl sonra hayat çok yavan bir şey olmuş baba.

Yalnız ben bazılarına çok benzerim
Minibüste acayip bir şey oldu. Şoför aynadan bir yola bir bana baktı. Rahatsız oldum. Birden kenara çekip "abiciğim ben seni nereden tanıyorum ya, kafayı yiyeceğim" dedi. Minibüsün durmasına, insanların gecikmesine neden oldum diye çok utandım. Herkes bana bakıyordu, heyecan bastı "Yalnız ben bazılarına çok benzerim" deyivermişim. Yanımdaki yaşlı kadın güldü. "Belki onlar sana benziyordur evladım" dedi. İnsanlar çok zalim.

Zor Soru
Gizli gizli günlüğümü okuduğunuzu biliyorum. Annem değilsiniz, babam değilsiniz. İçim hala nasıl yanıyor bilemezsiniz, anlıyorum. Size muhtacım biliyorum. Size yük olduğumu biliyorum. Bu evde bana ait hiçbir şey yok biliyorum. Tek bir sorum olacak: Olmasın mı?

Pazarlık zor zanaat
Göreme'ye giderken otostop yaptık. Şoför cins biri çıktı. "Yalnız bu iş bedavaya olmaz. Madem bindiniz, karşılığını vereceksiniz. Şarkı, fıkra, argo bir söz. Neyse ne! Bilmediğim bir şey öğreteceksiniz bana, yoksa indiririm" dedi. "Ama biz öğrenciyiz, indirim yok mu bize" dedim espri olsun diye. Arabayı durdurdu. "İnin o zaman zibidiler" dedi, "bilgide iskonto olmaz". İndik mecbur. Adam haklı.

Biz de Allah'ın kuluyuz Aleko
Borsa Kıraathanesi'nin tahliyesini okudum gazetede. Evkaf İdaresi mahkemeyi kazanmış, banka olacakmış. Mayıs ayında Elazığ'ın ortasında buz kestim. İstanbul'a dönememe korkusu sardı. Kıraathanede fasıl yaparlarken Selahaddin Pınar'ın ziyadesiyle alımlı bir hanfendiye pek iştahla baktığı için Aleko Bacanos'a "Biraz da bize bırak, biz de Allahın kuluyuz Aleko" diye takılışını hatırladım. İstanbul'a dönemezsem ölürüm.

Sayılarla acı çekme sanatı
Dördüncü gün
  • Onunla hatıralarımızı düşündüğüm: 3 saat (aralıksız)
  • Onunla yapacağım konuşmayı düşünmem: 7 saat (4 ayrı seferde)
  • Onu hayal etmem: 2 saat (aralıksız)
  • Uyku: 3,5 saat (kesintili)
  • Mutlat unutma: 25 dakika
Göz göze gelme riski
Göz göze geldiğim herkes aklımın içini okuyor. Geçen salı başladı. Daireye gidiyordum. Troleybüste adamın tekinin peruğu oynamıştı. Düşerse ne yaparım diye ihtimalleri hesaplayıp tedbirimi almak isterken adamla göz göze geldik. Derhal peruğunu düzeltti ve gözleriyle bana çok teşekkür etti. Sevkitabii ile yapmış olsa teşekküre ihtiyaç duymazdı.

Biz bunlara değmezmişiz.
Bugün Kahveci Nihat Abi'nin cenazesi vardı. Eski mahalleden çok kişiydik. Eski günlerden, bir daha hiç o kadar mutlu olmadığımızdan konuştuk. Herkes, Nihat Abi'nin kendisine yaptığı iyilikleri anlattı. Bildiğimizin çok ötesinde iyilikleri olan, evliya gibi biriymiş meğer. "Biz bunlara değmezmişiz be Nihat Abi" dedi biri. Hepimiz içtenlikle onayladık. Kendimize onun gibi küfür ettik. Eve geç döndüm.

Kızlar çabuk büyür...
Ben 35 yıldır o günü yaşıyorum. Yazdı, okul tatildi. Bisikleti apartmanın önüne devirip eve koştum. "Anne, geldi" dedim ağlayarak, ne geldi demedi. "Sakın babama söyleme" dedim. Neyi demedi. "Pamuk, bez bir şeyler ver, ne yapacağım ben şimdi" diye ağladım. Neyi ne yapacaksın kızım demedi. Gece babama söyledi ama bana "kendi anlamış" dedi. Ben anne olmamaya o gün karar verdim.
 

pietaS

I'm nobody's
Özel üye
GÜLERİZ GÜLÜNECEK HALİMİZE

Güleriz gülünecek halimize

Bugün, hastanede en çok güldüğüm gün oldu. Yandaki hastanın ziyaretçileri, hastalarını göremeyince telaşlandılar. "Tomografiye indirdiler gelir birazdan" dedim. Biraz konuştuk çıktılar. Koridorda bağıra çağıra beni çekiştirdiler. "Adamın öteki tarafa tayini çıkmış, hala nasılsın deyince iyiyim diyor" deyip güldüler. O kadar içten gülüyorlardı ki ben de çok güldüm. Tayinim çıkmış ne gülmeyeceğim.

Kısa yolculuğun sırrı
Mehmet uzun otobüs yolculuklarında "sınırsız param olsa ve kimseye sorumluluk hissetmesem ilk yapacağım üç şey ne olurdu" diye hayal edermiş. Antakya'ya giderken ben de denedim ama hiçbir şey bulamadım. O kadar nefret ettiğim işimi bırakmak fikri bile beni hüzünlendirdi. Şu hayatta mutluyum da farkında mı değilim, tembel miyim, hayal gücüm mü sınırlı bilemedim ama yol kısa sürdü bu sefer.

Acayip şeyler örüyoruz başımıza
Nenem tığla acayip şeyler örüyor. Küçücük şeyler. Nedir bunlar diye sordum. "Kış geliyor, radyonun içindeki küçük insanlara kazak örüyorum" dedi. Gülmemeye çalıştım. Nasıl vereceksin nene dedim, açmak yasak radyonun içini. "Gece ışıklar sönünce onlar gelip alır, hep yaptıkları şey" dedi. Ona öyle çok inanmak istedim ki.

Olay mahalindeki en önemli şey
Bugün Anadolu Garajında gözümün önünde cinayet işlendi. Tabanca sesi korkutucu. Vuran adam kaçtı gitti. Herkes kadının başına toplandı. Kadını görmek istemedim. Ölüp ölmediğini bilmek istemedim. Sadece, cinayetin nedeni ne olabilir ki diye düşündüm. Cinayet nedenini cinayetten önemli bulduğum için kendimi eleştirdim.

Uykularımız kırmızıdır
Rüyamda lisedeyim. Selim öğretmen oturduğu masanın kırmızı örtüsünün üzerindeki kağıda bakıp "ne isim verdin resme" diyor. "Kırmızı uyku" diyorum. "Güzel" diyor, "uykularımız kırmızıdır gerçekten de". "Öyle mi" diye soruyorum şaşkınlıkla. "Evet, bak" diyor etrafı gösteriyor. Duvarlar, sıralar, kapı, pencere, tahta hepsi kırmızı. Bunun rüya olduğundan şüphelenip kendime geldim. Adet mi görüyorum da rüyada her şey kırmızı böyle diye düşündüm. Birden geçen seneki ameliyat aklıma geldi. Ağladım sanırım.

Biz iki kekeme, iki sevgili...
Eskiden yalnızca kekeme bir sevgilim olabileceğini düşünürdüm. Onunla her yerde el ele konuştuğumuzu hayal ederdim. Bizi görenler kıskansın, kendilerinin asla bu iki kekeme kadar mutlu olamayacaklarını düşünsünler isterdim. Sonra normal bir sevgilim oldu ama onu da hep kekelerken hayal ettim, rüyalarımda hep benim gibi kekelerken gördüm. Bunları ona anlatabilseydim keşke.

Kapı önündeki ormana bakarken
Eve girişlerim gecikmeye başlamış. Kapı önünde çok oyalanıyormuşum. Ben fark etmiyorum. Kapının önündeki paspasın minik düğümleri var. Orman gibi. Durup ağaçlara bakıyorum ben de. Ağaçları seviyorum. Paspasa basmadan içeri girmem gerekiyor. Ağaçlara zarar vermek istemiyorum. Yanlışlıkla basarsam yeni bir paspas alıyorum. Karım ve doktorum buna gerek yok diyorlar. Ama var.

Can Akbel'le 7.7.1977
Dün Can Akbel ilk defa sinirime dokundu. Bugün yedi yedi bir dokuzyüz yetmiş yedi deyip deyip güldü adam. Kafiyeye gülmek gelişmemiş beyinlerin işi. Aslında severim onu ama sunuculuk bu olmamalı. Dersi kaynatmak isteyen çocuklara benzettim. Keline şaplak atıp karnesine 1 vermek istedim. Öğretmenlikten de iyice bıktım. Ders anlatırken bile Kuşadası hayalleri kuruyorum.

Kamile Suat mı Fenerbahçe mi?
Annem müjde diye geldi. Kamile Suat Ebrem diye bir kız bulmuş, beni görücü usulü evlendirecekmiş. Kız su gibiymiş. Bir gören bin kere daha bakıyormuş. Bir kez olsun göreymişim. Kesin olarak reddettim ama içimde de bir huzursuzluk var, ya kız annemin dediği gibiyse... Fenerbahçe bugün kazansa bari.

Nemeçek'e yasin, Cin Ali'ye nikah
Babam gecenin bir vakti ağlayarak geldi. "Bu Nemeçek çok devrimci, yiğit çocuk. Allah gani gani rahmet eylesin. Yasin okutalım muhakkak" dedi. Baktım, elinde Pal Sokağı'nın Çocukları. "Olur babacığım" dedim gitti. Necmi, "Görse Cin Ali'yi de evlendirir bu. Yazık, çöp gibi kalmış çocuk diye" dedi, beygir gibi güldü. Erkeklerin duygulanması çok acayip. Ya ağlıyorlar ya gülüyorlar. Ortası yok bunlarda.
(Bu bölümde adı geçen Nemeçek, Pal Sokağı Çocukları adlı bir Macar çocuk kitabının, çocuk yaştaki kahramanlarından biri ve kitabın sonunda, yaptığı bir kahramanlığın ardından hayatını kaybediyor.)
 

Top